ebru etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ebru etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2011

geçen yıl geçmeyen yıl...







yıl sonlarında bütün bir yılın değerlendirmesini yapmak adettendir.

ben de bir bakayım dedim bu  yılıma…

depresif girdiğim ve Levent’siz geçirdiğim bir yıldı 2011...

çok şey yaptığım, çok şey öğrendiğim, çok sıkıldığım, çok üzüldüğüm, çok öfkelendiğim, çok uykusuz kaldığım bir yıl oldu . 

bu yıl her şey “çok” geldi bana…

hayatın sıradan ve rutin gittiği, kafamdaki tek sorunun “akşama ne yiyeceğim?” olduğu günleri özledim gene ( Levent’in hastalığıyla uğraşırken de   normal, sıradan hatta sıkıcı günlerimiz böyle  gözümde tütmüştü).

ömrümce bihaber olduğum,  cahil ve kandırılmaya müsait hissettiğim işlerle uğraştım bu yıl:

emlakçılarla ev ev dolaştım, evi boşaltmayan ev sahibiyle, tadilatçılarla, sözünde durmayan doğalgazcılarla cebelleştim. hayatıma saatlerce telefon görüşmeleri yapmak zorunda kaldığım bir sürü adam girdi.

evli olmanın, iki kişi olmanın, sorumluluğu paylaşmanın ne büyük konfor olduğunu düşündüm sık sık.


kendimi ne kadar küçümsemişim oysa... kendimi dövmeyi ne kadar güzel biliyorum da takdir etmede ne kadar acemiyim...


gözyaşları eşliğinde eşyalar topladım, ayırdım, verdim, paketledim,  taşındım, paketler açtım,  yerleştirdim...


bunlar yılın yaslı, sıkıntılı, kederli taraflarıydı...

yılın sevinçli, neşeli, keyifli tarafında ise, kimi moral, kimi akıl, kimi nakit, kimi emek, kimi de şarap vererek destek sağlayan dostlar vardı...

en büyük moral, değer verdiğim ağızlardan dökülen "evin çok güzel olmuş" sözleri oldu...


ya birbirinden güzel, birbirinden değerli  ve anlamlı ev hediyelerine ne demeli ? onlara baktıkça o kadar mutlu oluyorum ki çektiğim tüm sıkıntıları unutup bir ev daha  mı alsam diyorum :)

bir kitapta okuduğum ve kimin söylediğini hatırlamadığım şu söz geliyor aklıma :


"arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim derler, arkadaşlarıma bakıyorum da fena biri değilim galiba... "





          tüm dostalara ve  blogtaki yazılarımı
(çoğu kasvetli olmasına rağmen) okumaya devam edenlere...

















12 Ekim 2011

Seç bakalım...

Hikmet Barutçugil



Bu yıl uzun uzun ev aradım. Esnaf ağızlı, ısrarcı emlakçılarla dolaştım. Acayip mutfaklar, yamuk  odalar,yumuk salonlar, komik balkonlar gördüm. ”Bakımlı” denen evleri gördükçe “keşke bir tane bakımsız ev bulsam da gönlüme göre yaptırsam diye hayal ettim.

Sonra hayalim gerçek oldu ve çok bakımsız bir ev satın aldım. 30 yıllık mutfağı, turuncu desenli fayansları, tarihi kalebodurları ve kartonpiyerleri ile oldukça kasvetli bir yaşlı eviydi bu.

Evimin eski sahipleri güç bela ve nerdeyse kavga dövüş taşındıktan sonra tadilat başladı. Önce tüm dolaplar ve kartonpiyerler söküldü, elektrik, su tesisatları elden geçti, mutfak duvarı yıkıldı, her taraf toz toprak ve harabe hale geldi, tozlar tozlara karıştı...

Sonra sıra ennn zor kısma, seçmeye geldi. 

Önce mutfak dolap kapakları…

Mat istiyorum diyerek olasılıkları yarı yarıya azaltmama rağmen hala bir çok seçenek vardı. Tek renk, altı ayrı üstü ayrı renk veya bir kapağı ayrı diğeri ayrı renk mutfaklar, düz veya ağaç dokulu, şekilli ,oymalı, camlı, camsız dolap kapakları…

Arkadaşlarımın “nooolur beyaz olsun, bari üstü tarafı beyaz olsun” baskılarına direnen ve ağaç dokusu seven biri olarak akçaağaç ve italyan cevizinde karar kıldım. 12 yıl boyunca mor dolaplı /yeşil duvarlı  mutfak kullanmış biri olarak bence oldukça sade bir seçim oldu. Eee bunun banko üstü ve yer seramiği, graniti ve duvar boyası da var seç bakalım…

ya kapılar… kapıların rengi, biçimi, camlı mı camsız mı olacağı, kapısız olan mutfak ve salona kemer mi  yoksa ahşap kiriş mi yapılacağı…

Sırada banyo var ;tamam mat ve açık renk olacak orası kesin de nasıl bişey olacak? Hadi internette aramalar başlasın. Aman Allahım nasıl gösterişli banyolar onlar öyle! Sanki saray banyoları. Biz mi gösterişe bu kadar düşkünüz yoksa bütün dünya da trend böyle mi? 

Antik tarzda beğendiğim iki model de seramik dükkanlarında yok ,”eski model artık satılmıyo” diyor dükkan sahibi “belki Karabağlarda olabilir” nasıl gideceğim, gezeceğim Karabağlarda...

Arkadaşım “duvar kağıdını düşündün mü” diyor. Haydaaa banyo için de duvar kağıtları varmış. Biraz da onları araştırıyorum ama beğendiğim olmuyor,  mecburen seramikteki üçüncü tercihimde  karar kılıyorum.

Şimdi duvarların rengini seçelim…

Bin tane ton var nerdeyse ,seç  seçebilirsen. Öyle güzel renkler var ki her duvarı ayrı renk boyatmak istiyorum. Arkadaşlarımdan bir sürü öneri, fikir, yorum alıyorum:

Yatak odası lila mı eflatun mu olsa acaba diyorum “depresyon yapar”, her odayı farklı renk yapsam diyorum “gözü yorar”, koyu renk yapayım diyorum ” kasvetli olur”, açıklı koyulu boyatsam “niye duvar kağıdı yapmıyorsun?”

Düşünüp taşınıyor veee sonundaaa.....bir şarap açmaya karar veriyorum :)

Beynim zonkluyor…seç…seç…seç…seç…


O kadar çok seçim yaptım ki hatırlayamıyorum bile. Bakalım her şey bittikten sonra  “aaaa ne güzel olduuu” mu yoksa “bu ne yaaa, naaaptım ben?” mi diyeceğim.


 
Hikmet Barutçugil

17 Ağustos 2011

taşınma zamanı


L.Arın

En zoru yılbaşı sonrasında geçen yıl birlikte aldığımız takvimi duvardan indirmekti. Birlikte yaşadığımız son yıl da sona ermişti. Bir hafta depresyonun karanlık kuyularına indim, buzlu camlar arkasından baktım dünyaya. En ufak bir çağrışımda sokak, otobüs demeden dolan gözlerle dolaştım.


Şimdi birlikte oturduğumuz son evden taşınmaya hazırlanıyorum. En kıymetli şeylerini, gözün gibi  sakladığın, biriktirdiğin kitaplarını topluyor, ayırıyor ve elden geçiriyorum.

Yalnız kitaplar mı , yayın hayatı sona ermiş dergiler, hiçbir sayfasına kalem değmemiş değişik yılların ajandaları, çoğu tanımadığım akrabalardan gelmiş kartpostallar, gençliğinin konser, tiyatro ve sergi broşürleri, yüzlerce kitap ayracı, 60-70'li yılların gazeteleri, gazetelerden kesilmiş köşe yazıları ve haberler, sahibinin hala aynı işi yaptığı şüpheli yüzlerce kartvizit, boş defterler...

ya kitaplar...ya kitaplar...

50'li yıllardan günümüze kadar her dönemden, kimi ilk basım, dizgi hatalı, kötü basımlı, kimi eski türkçeli, sararmış kitaplar, kimi imzalı , edebi, felsefi, siyasi kitaplar...

Bu kadar tutku ve özenle korunmuş, saklanmış bir kolleksiyonu yeni bir hayat için bozuyor , dağıtıyor , bağışlıyorum.

Ve bunu yaparken ne kadar bana izin vermiş olsan da senden özür diliyorum.










3 Ağustos 2011

Sevgilim...




                                                           Levent Arın


Sevgilim,

yetimim benim,

aylar nasıl geçiyor zaman hiç geçmezken

...kapılar kapalı, dünya buzlu cam
uyuşmuş gözlerimin önünde
hayat akıp gidiyor hiç kımıldamadan

ikimizin yerine dinliyorum
sevdiğin şarkıları
siyah tişörtünü giyiyorum yatarken
gömleklerini, kazaklarını, kokunu
senin rüyalarını görüyorum ölür gibi uyurken
gün boyu elimde kahve fincanı

kapıyı açmıyorum
telefonlara çıkmıyorum
başını bekliyorum geleceği olmayan hatıraların

Sevgilim,

yetimim benim,
nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata
öldüğünden haberi yok fotoğraflarının...


Murathan Mungan





                                                            

10 Temmuz 2011

Bazen ölmek gerekir

                                                              



Hayatından memnun değilsin... tamam...

sevmediğin bir işin veya mutsuz bir ilişkin/evliliğin var...

belki de bunlar yok diye mutsuzsun...

Rutin sıkıcı bir hayat...hem sürdüremediğin hem bitiremediğin doyumsuz, tahammülü kalmamış ilişkiler...

hayallerinden uzak düşmüşsün...artık hayal kuramaz olmuşsun...heyecanın yok...körelmişsin...

geleceğe baktığında gördüğün şimdikinin devamı bir hayat...düşünürken bile bunalıyorsun...

ilişki kuramamışsın...kurdukların yürümemiş veya heyecanını yitirmiş, eleştirmeye, hesap sormaya, umursamamaya ve mutsuz etmeye dönüşmüş bir ilişkidesin...

beklentisizsin...çareyi terapistlerde, antideprasanlarda arıyorsun...belkide hayatına son vermekte...

Peki bu hayata neden hala devam ediyorsun?

Yürümeyen ilişki/evlilik, sevilmeyen iş, tahammül edilmez iş ortamı,  zoraki arkadaşlıklar ve akrabalıklardan neden bir türlü vazgeçilemez?

hergün bile bile acı çekmeye ve çektirmeye devam edilir...

neden hayallerinin peşinden gidenlere imreniriz de   güvenli , risksiz ama sıkıcı ve öldürücü  hayat tarzımızdan bir türlü vaz geçemeyiz?

hayatı değiştirmektense intiharı düşündürecek kadar korktuğumuz risk nedir?

sigara gibi zarar veren bir alışkanlığa dönmüş bir ilişkiyi/evliliği bitirmek... 
(yalnızlık ? korunmasızlık ? ailem-elalem ne der ?)

sıkıcı, tüketici ,köreltici bir işi bırakmak...
(işsizlik ? parasızlık ? ailem-elalem ne der?) ,

zorunluluğa ve sızıya dönüşmüş arkadaşlıkları sonlandırmak...
(yalnızlık ?)



"intihar etmek kendini öldürmenin tek yolu değildir" der Duvara Karşı'da Fatih Akın,

bazen "ölmek gerekir" der bir dostum da 
"yeniden doğmak için"...




                                                                                L.Arın

27 Haziran 2011

*Amor Fati

                                                     N.Arın


Zerdüşt, şöyle bir düşünceyle meydan okur  (lütfen yüksek sesle okuyalım) :

Ya bir gün şeytan sizin en yalnız yalnızlığınıza gizlice girer ve size şöyle derse: 

“şu anda içinde yaşadığın ve daha önce yaşamış olduğun bu hayatı bir kez ve sayısız defa daha yaşayacaksın; içinde yeni hiçbir şey olmayacak, ama her acı, her sevinç ve her düşünce, her iç çekiş ve anlatılamayacak kadar küçük veya büyük her şey aynı sırayla sana geri dönecek , ağaçların arasındaki şu örümcek ve ay ışığı, hatta şu dakika ve ben bile. Varoluşun ebedi kum saati tekrar tekrar ters çevrilecek ve onunla birlikte bir kum tanesi olan sen de !”

(Böyle buyurdu Zerdüşt/Nietzsche)

Şu an yaşadığın hayatı sonsuza dek tekrar tekrar yaşayıp durmak  ödül müdür ceza mı?

Sanırım ben kendi cevabımı biliyorum.

*Amor fati : kaderini sev (ya da sevebileceğin bir kader yarat)




                                                      L.Arın





17 Haziran 2011

En büyük cehennem insanın kendisi midir?


         Levent Arın



Kasvetli bir yazı var karşınızda benden söylemesi, "canımı sıkmaya hiç  niyetim yok" diyenler için son çıkış...

Okumaya devam edenler cehenneme hoş geldiniz...

Bütün dinlerde cehennem ,ölümden sonra günahların bedelinin ödeneceği yer olarak anlatılır. İnsanın derisini eriten korkunç alevler, kaynar ve irinli sular, vahşi hayvanların saldırması, akrep, böcek ve yılanlarla dolu çukurlara atılma, can hıraş haykırışlar , inleyen, af dileyen ,ölmek için yalvaran ama ölemeyen insanlar...

İnsanın bedeni toprağın altında kurtlara besin olurken ruhun hayalimizin ötesinde bir yerlere yakılmaya götürülmesi inandırıcı gelmez bana. Yanma ve parçalanmanın bedene ait acı çekme biçimi olduğunu ruhun böyle şeylerden etkilenmeyeceğini düşünürüm. Alevler ve kaynar sular ruhu yakabilir mi ? İnsanlar ruha nasıl acı verilebileceğini hayal edemedikleri için bedene acı veren –ateş- gibi somut şeylerle cehennemi tasvir etmişler sanırım.

Oysa bizi bekleyen ortak bir cehennem yok bence. Hepimizin cehennemi ayrı.

Ben kendi cehennemimi yaşadım.

En sevdiğim insanın inleyerek acı çekişini çaresizlikle seyrettim. Aylar boyu gözlerindeki kedere ve umutsuzluğa baktım. Gün gün ufalışını, sararışını, eriyip bambaşka bir insana dönüşmesini izledim. Hayatını sonlandırmak için benden izin isteyişini, ağlayışını, insanlarla vedalaşışını, vasiyetlerini dinledim.

İşte ruhun cehennemi budur.

Benim için ruhun cehennemi ,en sevdiğin insanın öldüğünü öğrendiğinde “çok şükür” demektir. Bunu dediğin için kendini hiç affedememekdir.

Hayatın içinde özel değil nasıl da sıradan biri olduğunu görmek, ayağının altında güvenerek bastığın yerin nasıl da yok olabildiğini, hayatımızı kendimizi kandırarak geçirdiğimizi anlamaktır.

Ve belkide en büyük cehennem insanın kendisidir…


2 Haziran 2011

Perspektifsizliğin resmi

Nihal ARIN


Eski resimlerimden biridir bu. Baktım yeni resim yapamıyorum, bloğu da ihmal etmeyeyim diye eskilerden -aslında pek de beğenmediğim- bir resmi
koydum.

Aslında sadece resim değil, bir çok şeyi yapamıyorum bu aralar. Harıl harıl aramam gerekirken ev arayamıyorum, beni bekleyen bir çok kitap olmasına rağmen elime alamıyorum, alınca da dikkatimi toplayamıyorum.

Enerjim düşük,yüzüm asık, ev işleri ağır bir yük... Telefonla konuşmak bile zor geliyor bazen. Bir de işe gitmek var tabi...

Daha kendi söküğümü dikemediğim için kimsenin söküğü ile uğraşmak istemiyorum bu günlerde.

Kendi başıma olmak, tv seyretmek, internete girip başka insanların neler yaptığına, yazdığına bakmak, bilgisayarda oyun oynamak, öğle uykusuna yatmak, dengesiz ruh halimi anlayan dostların  sesini, sohbetini, şakalarını duymak, bira ile deniz börülcesi yemek, azıcık da ağlamak iyi geliyor bu aralar.

Eee tabi bunun adı depresyon hop deyince girilmiyo ki hop deyince çıkılsın. Ama ne zaman çıkacağımı tahmin ediyorum, merdivenin çoğunu çıktım ama tepeye biraz daha var.

O zamana kadar ruh halim beni nereye götürürse...


Levent ARIN



3 Mayıs 2011

Öyküsünü anlatan gözler

                                                         Desen ÜLKÜ


Önce "gözler" benim için...

İnsan veya hayvan kendimi yakın hissetmem, sevmem için güzel gözlü,
güzel bakışlı olması yeterli.

Güzel göz, yeşil yada mavi göz demek değil ,

gözlerin anlamlı olması, içten, dürüst bakması demek.

Gözlerin konuşması, ruhun derinliklerini, meraklarını, hayallerini anlatması,

yaşama sevincini,  doğallığını sana da geçirmesi,

içinde farklı niyetler, gizli planlar, sinsi düşünceler barındırmaması...

Sevgisini, sevincini, üzüntüsünü,korkularını, kırgınlığını, utangaçlığını açıkça okuyabildiğim gözleri seviyorum.

Derinlerinde çocukluğunu görebildiğim gözleri...

Çocukken hepimiz böyle bakarken büyüdükçe gözlerimiz perdeleniyor.

Karşıdakinin okuyamayacağı bakışlar yerleşiyor.

Ancak kendine dürüst olabilenler böyle bakmaya devam edebiliyor.

Kendine dürüst olmayanın gözleri de dürüst olmuyor.

Desen, resim hocamın bir yaşındaki kızı. Gözlerinden yaşam enerjisi fışkıran bir çocuk.

Dilerim ömür boyu böyle güzel bakmaya devam eder...


gözlerini özledim


17 Nisan 2011

Katlanmak

                                                                       Nihal Arın

Hayata katlanmak bir şey değil. Bir biçimde katlanırsın,n'olucak!
Asıl korkutucu olan ölümden sonraki hayata katlanmaktır. Bilinmezliğe katlanmaktır. 

Ölümden sonra bir hayat yoksa, mesele yok! En azından benim için bir mesele yok, çünkü istediğim bu!

Ama varsa, o zaman biz de varız demektir. Asıl katlanılmaz olan bence budur. Düşün gene biz olacağız. Biz! Biz kendimize katlanamazken gene biz!

Sonra gene ötekiler olcak. Hani şu bildiğin ötekiler. Bana ötekilere katlanabilen birini göster!

Ardından gene olaylar, hikayeler ve bunları konuşma, anlatma, yazma isteği olacak.Uçucu ruhların kelimelerinin ağırlığı olacak mı, olmayacak mı?

Yaşamaktan değil, katlanmaktan yorulmuşken  bunca yıl dönüp yeniden, yeniden katlanmak!

İçimi sıkıntı basıyor bunları düşündükçe! Hiçliğe inanmak istiyorum,hiçliğin varlığına.

Benim için cennet o. Artık hiçbir şeyin olmaması. Hikayesizlik.

Murathan MUNGAN/Kibrit Çöpleri



Levent Arın

11 Nisan 2011

Morötesi

        Nihal ARIN



Yüreğe Yapılan Dövme




yıldızlar,göz kaş ederek olsun
seninle konuşmak istemeseler,
niye o kadar uzaktan
göz kırpıp dursunlar sana?


bulutlar, yüreğinin terennümlerine
ses katmak istemeseler senin,
yağmur olup da niye
insinler yücelerden?


rüzgarlar alıp götürmek istemeseler
ağzından çıkanı uzaklara,
onca yolu tepip de
ta buralara niye gelsinler?


sen sözün açtığı yarasın varlıkta,
ey insan,
ey insan kalbi,
sen yaraların en derini,


en kızılı, en güzeli,
en tatlı tatlı kanayanı!
sen, yaraların,
hayatı aşıp sanata evrileni!




Cahit KOYTAK
Yeni Başlayanlar İçin Metafizik






                                                              Levent ARIN

3 Nisan 2011

Yeni hayaller

Nihal Arın


Birlikte yaşadığınız kişiyi kaybetmek demek çok sevdiğiniz ve sizi çok seven kişiyi kaybetmek anlamına gelmiyor sadece.Yaşam tarzınızı,alışkanlıklarınızı ve gelecek hayallerinizi de kaybediyorsunuz. İki kişilik hayat tek kişi olarak devam ediyor, bocalıyor ve sürekli eksik hissediyorsunuz. Bu eksikliğin şiddetle canınızı acıtacağı  yerlerden, ortamlardan uzak durmaya çalışıyorsunuz.

Tabi bir de çöpe giden gelecek hayalleriniz var.Geleceğe ilişkin hayallerinizin bugünü anlamlı kıldığını hayalleriniz kalmadığında hayatın anlamının da kalmamasıyla anlıyorsunuz. Hayat anlamsızken gelecekten birşey beklemek de pek mümkün olmuyor.

İşte burda yola devam etmenizi sağlayan iki önemli etken devreye giriyor. Bir tanesi yeni alışkanlıklar, yeni ortamlar,yeni arkadaşlıklar edinmek.

Son bir yıl içinde hayatıma resmin yeniden ve etkili bir şekilde girmesi  üzerimde güçlü bir antidepresan etki yaptı. Üretmek insanı nasıl da onarıyor. Bu yıl içinde kurduğum yeni arkadaşlıklarla ise tazelendiğimi ve yenilendiğimi hissettim.

İkinci önemli etken ise, evlilik hayatımdan çok öncelere dayanan ama evlendikten yani "ben" den "biz"e geçtikten sonra ihmal ettiğim eski dostlarımla yeniden ilişki kurmak oldu.İnsanın ergenliğini, gençliğini bilen, ortak bir geçmişi ve anıları paylaştığı dostlarının  paha biçilemez olduğunu  farkettim.

Artık geleceğe ilişkin hayallerim olduğu gibi daha önemlisi birlikte hayal kurduğum dostalarım da var.    




Levent ARIN

4 Mart 2011

Anne olmak, Çocuk olmak




      Annelik narsistik bir durum galiba.Senden koparak kendi başına yaşamaya başlayan bir insanı hala kendi parçanmışcasına, her yaşta ve her koşulda korumak, kollamak, savunmak...

     Hayır çocuğum yok ama annem var. Annelerin çoğu gibi her daim fedakar ,koruyucu ve evhamlı. Ne kadar terslensen, huysuzluk/kavga etsen hep görmezden gelen, affeden ve sevgisini bir gram eksiltmeyen.

     Eleştirdim, kavga ettim, küçümsedim, dalga geçtim bir gün dönüp baktım ki aman allahım! ne çok benziyorum anneme!

     Demek ki annemden aldıklarım ile kendi bulduklarım , içimde itişip-kakışmayı ve birbirlerini eleştirmeyi ömür boyu sürdürecekler. Ben annemden ayrı yaşasam bile annem benimle yaşamaya devam edecek.

      Annem, işe gittiği dönemlerde, abime ve bana karşı ne kadar çok suçluluk duyduğunu anlatırdı hep. Ben büyüdüm, o yaşlandı ve suçluluk duyma sırası bana geldi.

      Aylardır suluboya resimler yapıp duruyorum, hediye ettiğim resimler oldu, farkettim ki daha anneme bir tane bile vermemişim. Annem, resimlerin arasından , yukardaki resmi seçti ve Levent'in ebrusun asılı olduğu duvarın karşısına astı.

       Sana olan sevgimi her zaman gösteremediğim için dilerim affedersin... 



                                                             
                                                                      Levent ARIN

27 Şubat 2011

Kalk Yürü



                                                    KALK YÜRÜ

                                              Yalnızlığı alıyorum,
                                                  En budaklı dalını ağacın;
                                              Ve ona en rüzgarlı meleğin
                                                  Kanatlarını takıyorum,
                                              Yunus balığının sırtını,
                                                  Ve atın yelesini...

                                             Yalnızlığı alıyorum,
                                                Çene kemiğini timsahın;
                                             Ve ona hayal gücünün
                                               Gözlerini takıyorum,
                                             Zekanın dişlerini...

                                            Yalnızlığı alıyorum,
                                                Kabuğunu istiridyenin;
                                            Ve ona düşüncenin
                                                Parmak uçlarını takıyorum,
                                            Bilinmeyenin ürkekliğini,
                                               Ve merakın cürretini...

                                            Yalnızlığı alıyorum,
                                               Balinanın göğüs kafesini;
                                            Ve ona en münzevi şairin
                                              Yüreğini takıyorum,
                                            Ağustos böceğinin sesini,
                                              Ve örümceğin sessizliğini...

                                           Yalnızlığı alıyorum,
                                              Ayak izlerini Tanrı'nın;
                                           Ve ona çocukluğumun
                                              Sırlarını ekliyorum,
                                           Çizik çizik ruhumu
                                              Ve oyuk gençliğimi...

                                           Sonra "kalk yürü!"
                                               Diyorum ona,
                                          "Kalk yürü,insanların
                                              Arasına karış,
                                           Öteki yalnızların arasına..."


                                         Cahit KOYTAK
                                         Yoksulların ve Şairlerin Kitabı



           Her pazartesi Taraf'ta ilk okuduğu köşe Cahit Koytak'ın bir şiirinin yayınlandığı köşe olurdu. Önce bu şiirleri makasla keserek,daha sonra internet sitesinin açılmasıyla bilgisayara indirerek biriktirmeye başlamıştı.

Koytağın kitabının çıktığını öğrendiğinde hastahanede halsiz yatıyordu. "Bana bu kitabı alır mısın" demeseydi de kitabı alacaktım. Ama kitap kitapçılara henüz gelmemişti. Bir kitapçıya kitabı ısmarlamamdan bir hafta sonra telefonla kitabın geldiğini haber verdiler ve abisine gelirken alıp getirmesi için rica ettim.

 Kitap geldiğinde çok sevineceğini düşünmüştüm ama "okuyamayacağım" diyerek ağlamaya başladı.

 Oysa o gece bütün enerjisini toplayarak "Yoksulların ve Şairlerin Kitabı" nı yarısına kadar okudu.

Tutku bu olsa gerek...

15 Şubat 2011

Komşum olur musun?





         Bir köy evinde yaşlanmak istiyorum. Bahçesinde çok sayıda meyve -illa ki limon, dut, erik- ağaçlarının olduğu, yaşlı bir kestane ağacının ise hepsine yukarıdan bakarak görkemini sergilediği bir köy evinde.

        Diktiğim ortancalar pembe-mavi kafalarını her yerden çıkarmalı, kasımpatları  hiç çiçeksiz kalmamalı, güller budarken ellerimi kanatmalı. Bir de küçük kaktüs bahçesi olmalı, her koşula dayanıklı bilge kaktüsler kalabalık bir aile gibi bir arada yaşamalı orada.Ve tabiki tadına doyulmaz domatesleri, çıtır çıtır biberleri sulamalıyım her akşam.Yaptığım yemeklere taze koparttığım fesleğenleri, kekikleri katmalıyım. Bahçemde birde , beni görünce gözleri parlayan  köpeğim  olmalı.

        Gün sadece dört vakitten ibaret olmalı; sabah,öğle,akşam ve gece. Sabah gün ağarırken geçen koyun sürülerinin çan sesleriyle uyanmalıyım.Asmalı çardağımın altında resim yaparken köy camisinden gelen ezan sesini dinlemeliyim. Akşamları kucağımda yatan kedimle üzerime yağmur gibi yağan yıldızları seyretmeliyim.

        Salçalar, tarhanalar yapmalı, reçeller kaynatmalı, biberler-patlıcanlar kurutmalı,turşular kurmalıyım.

        Komşularımla, dostlarımla havadan, sudan ,köyden konuşmalı, gülerek diğer komşuların dedikodusunu  yapmalıyım.

        Bir köy evinde yaşlanmak istiyorum, yan komşum olur musun ?




14 Aralık 2010

yaptığım en güzel resim



            "Yaptığınız en güzel resim bu oldu" derdi Kaan bey yaptığım her resimden sonra.Çalışıp çalışıp hocadan aferin almak güzel oluyor tabi.En güzel resmim bu mu bilmiyorum ama en sevdiğim resmim bu galiba . Sevdiğim suluboya tadını yakaladığım resim budur.Bu resmi yapalı çok zaman olmasına rağmen bazen son yaptığım resimlerden daha iyi olduğunu düşünürüm.Aslında bu da ortak yapım bir resim; yönetmen Kaan Ülkü, oyuncu Nihal Arın. Hocamın da fırça dokunuşları var bu resimde. Neresinde derseniz resmin en güzel  yerine bakınca göreceksiniz, yani cam vazoya. Hocamın neden suluboya yapmayı bıraktığını merak ederim. Bloğa birkaç Hasan Gürsoy resmi daha koyarsam sanırım yeniden başlayacak :)



Levent'in baktıkça beni içine çeken ebrularından biri...

5 Aralık 2010

Hepimize birer begonvilli ev lazım


           Severek yaptım bu resmi.Aslında "yaptık" demeliyim.Çünkü Kaan Beyle ortak yaptık sayılır.Ortak resim olur mu? Evet olur,şöyle olur; siz başlarsınız yapmaya hocanız arasıra gelir kontrol eder ,resim çıkmaya başlayınca o da masanın etrafında dört dönmeye başlar,sizi uyarır, yönlendirir,bazı noktalara dikkat çeker.Resim iyi gidiyorsa yanlış bir fırça darbesi olursa diye onun sizden daha çok heyecanlandığını farkedersiniz ve bazen dayanamayıp fırçayı kapıverir bir iki yeri düzeltir.Hocam için bir başyapıt bu resim.Bunu yapalı 2-3 ay geçmesine rağmen hala beğenmediği bir resmim olursa kulağımı çeker gibi bu resmi hatırlatır bana.Bu resmin başka bir hikayeside var ama bu  hocam ile aramızda sır :) Bu resmi arkadaşlarıma gösterdiğimde herkes bu resmin sahibi olmak istedi.Bir arkadaşım "çünkü hepimiz böyle bir evde yaşamayı hayal ediyoruz" dedi.Anladımki hepimize birer begonvilli ev lazım.


Yaptığım begonvilli ev resmini Levent'in liseden bir arkadaşına hediye ettim.Hastalığı sırasında onu sık sık arayan bir arkadaşına.Hatta bir keresinde konuşacak pek hali yokken "arkadaşın arıyor niye konuşmuyorsun" dediğimde
"O artık senin arkadaşın" dediği kişiye.Evet O artık benim arkadaşım...

29 Kasım 2010

Ebru Sanat ve Rehabilitasyon Merkezi


          Sulu boyaya başladıktan sonra heveslenen bir çok arkadaşım "ben de istiyom, ben de kursa gelecem "  dediler.Oysa Ebru sanata girmek öyle kolay değil.Bir kere muhabetiniz çok, dağarcığınız geniş olacak. Psikoloji, siyaset, tarih, din, varoluş, sanat, müzik, sinema, çocuk yetiştirme, ergenler,  hayatın anlamı, aile, ego vb.konular repertuarınızda olacak. Kendinizle dalga geçmeyi ve gülmeyi bileceksiniz. Süprizlere açık olacaksınız. Hele aileniz boşanmışsa, arızalarınız varsa ve parola "tatlı çarşamba"nın anlamını biliyorsanız  girdiniz gitti demektir. Artık  1. sınıf bir resim eğitimi alabilirsiniz. Ben nasıl oldu da girdim bilemiyorum, Kaan Bey'in boşluğuna denk geldi heralde, bir kere uğrayıp bir daha gelemeyen kaç kişiye  gözlerimle şahit oldum valla.Sonuç olarak hem ressam hem de rehabilite olma yolunda ilerliyorum galiba...



    Levent ARIN