Levent etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Levent etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mayıs 2012

insan niye doğum gününde ölür? (2)




hala bu sorunun cevabını arıyorum...

geçen yıl dile dökemeyeceklerimi dostumuz öyle güzel  anlattı ki...
daha iyi anlatılamaz...

hayatımda gördüğüm en dürüst ,en ahlaklı, en bilge insandın...

kendi vicdanına ve ahlakına asla ters düşmeyecek kadar onurluydun... 

doğrudan taviz vermediğin için mi bu kadar sevildin, bu kadar saygı gördün yoksa hiçbirimizin olamadığı kadar insancıl olduğun için mi? 

gözüne baktığın insanın içini okuyabildiğin, her koşulda her sorunda sonsuz destek verebildiğin, bencillikten bu kadar uzak kalabildiğin için mi bu kadar çok insanda izin duruyor ?

bu kadar çok anılmak ve sevilmek insanın  elde edebileceği en değerli şey olmalı...

beni sorarsan sana söz verdiğim gibi iyiyim, eskisi kadar olmasam da...

neşeli günlerim de var, hüzünlü günlerimde...güldüğüm zamanlarım da var ağladığım zamanlarım da...

battaniyeni yıkadım sonunda ama son yaptığın zeytin hala dolapta duruyor...

eski şiddetinde olmasa da seni hatırlatan şeyler canımı acıtmaya devam ediyor...

daha alamadığım yiyecekler var... ama elbet alırım...elbet bi gün denize de girerim... ama bi daha fethiyeye gidermiyim bilmiyorum...

bazı anıları unutmaktan bazılarını ise hiç unutamamaktan korkuyorum...

neyseki depresyona izin vermeyen dostlarım var...

en zoru boş eve girmek oluyor...sessiz akşamlara da gittikçe alışıyorum...

büyülü hayatımın geride kaldığının farkındayım...sıradan hayata alışmaya çalışıyorum...

bi de seni çok özlüyorum...







14 Şubat 2012

günlerden 14 şubattı...









evliliğimin 14. günüydü 14 şubat... 

hastane yatağına yatmışım, doğuştan gelen kan hastalığım nedeniyle trombosit alıyorum...

birinci torba bitmiş ikinci torba veriliyorken hemşire tedirgin bir halde geliyor eline eldiven giyiyor,   yavaş ve dikkatli hareketlerle iğneyi damarımdan çıkarıyor, hiç bir şey söylemeden dönüp arkasını gidiyor. 

leventle şaşkın birbirimize bakıyoruz. oysa  bir torba daha verilecekti... kalkıyorum ve birlikte doktorumun odasına  gidiyoruz.

doktorumun yanında bir doktor daha var , tedirgin  haldeler, tuhaf davranıyorlar. nooldu  diye soruyoruz, kem küm ediyor birbirlerine bakıyorlar... sonunda diğer doktor konuşmaya başlıyor, kızılaydan aramışlar…

(trombositleri kızılaydan almıştık, iki tanesi benim götürdüğüm kişilerden alındı üçüncüsünü kızılay kendi bankasından verdi)

işte o üçüncü torba trombositin ilk analizlerde virüslü çıktığını haber vermişler hastaneye. ne virüsü bu diyoruz… doktor yüzümüze bakamıyor…”hiv” diyor. 

trombositi veren kişi bulunup yeniden kan alınıp ileri tahliller yapılacakmış, ama o zamana kadar beni bulaşıcı hastalıklar bölümüne gönderip hemen hiv ilaçlarına başlatacaklarmış. 

günlerden cuma saat dört… şaşkın, şok olmuş halde çıkıyoruz doktorun yanından, 14 günlük evliyiz… doktor hiv virüsü aldın diyor…AİDS demek bu...

hiv baskılama ilaçları ile eve dönüyoruz, daha söylenenleri hazmedememişiz… sanki biri şaka yapıyor bize…

ilaçlara başlıyorum ne ağır ilaçlar onlar öyle ,nasıl yan etkileri var, ateş yapıyor kas ağrıları, halsizlik, sırılsıklam terliyorum, asıl şimdi hasta gibiyim… sürekli bunları mı kullanacağım? 

moral bozukluğumuzu birbirimize çaktırmamaya, kocamaaan bir sorunla normal hayatımızı devam ettirmeye çalışıyoruz... geceleri uyandığımda leventin kırmızı gözleri ile karşılaşıyorum…

pazartesi ben işe levent kızılaya gidiyor. kendimi tuhaf hissediyorum, iş arkadaşlarım öğrenince bana nasıl bakacaklar, nasıl davranacaklar?  aileye nasıl söyleyeceğim, ben inanamazken onlar nasıl kabullenecekler?   

konuşmaya çalışıp da sesinin bi türlü çıkmadığı her şeyin ağır çekim olduğu rüyalardan birindeyim sanki...

öğlene doğru telefon çalıyor, telefonun ucunda levent “hiv değilmiş hepatit B taşıyıcısıymış” diyor.

bu  habere sevinmeli miyim üzülmeli miyim? hiv’den kurtulduğum için seviniyorum tabi. tekrar hastaneye gidiyoruz, doktorum, bütün hafta sonunu morali bozuk geçirdiğini biz giderken arkamızdan ağladığını söylüyor. 

hepatit B için koruyucu serum veriyorlar, sonradan yapılan tahlillerde ise kanımda herhangi bir virüse rastlanmıyor.

geriye büyük bir karabasan olarak hatırlayacağımız bir hafta sonu kalıyor…











30 Aralık 2011

geçen yıl geçmeyen yıl...







yıl sonlarında bütün bir yılın değerlendirmesini yapmak adettendir.

ben de bir bakayım dedim bu  yılıma…

depresif girdiğim ve Levent’siz geçirdiğim bir yıldı 2011...

çok şey yaptığım, çok şey öğrendiğim, çok sıkıldığım, çok üzüldüğüm, çok öfkelendiğim, çok uykusuz kaldığım bir yıl oldu . 

bu yıl her şey “çok” geldi bana…

hayatın sıradan ve rutin gittiği, kafamdaki tek sorunun “akşama ne yiyeceğim?” olduğu günleri özledim gene ( Levent’in hastalığıyla uğraşırken de   normal, sıradan hatta sıkıcı günlerimiz böyle  gözümde tütmüştü).

ömrümce bihaber olduğum,  cahil ve kandırılmaya müsait hissettiğim işlerle uğraştım bu yıl:

emlakçılarla ev ev dolaştım, evi boşaltmayan ev sahibiyle, tadilatçılarla, sözünde durmayan doğalgazcılarla cebelleştim. hayatıma saatlerce telefon görüşmeleri yapmak zorunda kaldığım bir sürü adam girdi.

evli olmanın, iki kişi olmanın, sorumluluğu paylaşmanın ne büyük konfor olduğunu düşündüm sık sık.


kendimi ne kadar küçümsemişim oysa... kendimi dövmeyi ne kadar güzel biliyorum da takdir etmede ne kadar acemiyim...


gözyaşları eşliğinde eşyalar topladım, ayırdım, verdim, paketledim,  taşındım, paketler açtım,  yerleştirdim...


bunlar yılın yaslı, sıkıntılı, kederli taraflarıydı...

yılın sevinçli, neşeli, keyifli tarafında ise, kimi moral, kimi akıl, kimi nakit, kimi emek, kimi de şarap vererek destek sağlayan dostlar vardı...

en büyük moral, değer verdiğim ağızlardan dökülen "evin çok güzel olmuş" sözleri oldu...


ya birbirinden güzel, birbirinden değerli  ve anlamlı ev hediyelerine ne demeli ? onlara baktıkça o kadar mutlu oluyorum ki çektiğim tüm sıkıntıları unutup bir ev daha  mı alsam diyorum :)

bir kitapta okuduğum ve kimin söylediğini hatırlamadığım şu söz geliyor aklıma :


"arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim derler, arkadaşlarıma bakıyorum da fena biri değilim galiba... "





          tüm dostalara ve  blogtaki yazılarımı
(çoğu kasvetli olmasına rağmen) okumaya devam edenlere...

















18 Kasım 2011

Yeni ev yeni hayat...






 Erdem Yalçın

 


Bir süredir kutular, torbalar, paketler, hurçlar arasında yaşadığım mülteci hayatı sonunda sona erdi. Burkularak şişmiş bir bilek ve düşünmekten şişmiş bir kafa ile birlikte taşındım.

Ertesi gün ortalığı temizleyip toparlamak için eski eve tekrar döndüm. Boş odaları dolaşırken gözümün önünden çoğu kederli birçok anı geçiyordu. Ama o eve kendimi hiç ait hissetmediğimi, ayrıldığım için de üzüntü duymadığımı farkettim.  Zaten anılarımı da  birlikte götürdüğüm için geride hiçbir şey kalmamıştı. Usulca çektim kapısını kapatıverdim...

Yeni evimdeki hayat ise keyifli başladı. 

Eşya taşıyan adamlar evden ayrılır ayrılmaz, taşınmada yanımda olan dostlarla balkona çıkıp hayatımın yeni manzarasına karşı biraları açmıştık.

Ertesi gün yardıma gelen başka bir dostumla biraz kutu açıp tabak çanak boşalttıktan sonra oturup sohbete daldık ve akşamına yeni salonumda ilk yemeğimizi yedik, üzerine gelsin keyif çayları... ev yaşanmaya başlanmıştı bile...

Üçüncü gün ressam dostum elinde yukarıda gördüğünüz muhteşem ev hediyesi ile kapıyı çaldı, şarap açmamak olmazdı… hediye ile de yetinmedi Levent'in kitaplıklarını beyaza boyayıp yenileyiverdi.İkea'ya söyleyin beni artık beklemesin ...

Her gün yardıma, evi görmeye, hal hatır sormaya uğrayan dostlar sayesinde bu evin sohbeti, paylaşımı, neşesi bol ,çekim gücü yüksek bir ev olacağını anladım.

Bir  dostumun tavsiye ettiği gibi kırmızı şarapla evi kutsayıp evin sağlıklı ve huzurlu  yaşanacak bir yer olmasını diledikten sonra artık yeni hayatıma başlamış olacağım ya da eski hayatımda yeni adımlar atmaya…




 
Erdem Yalçın   facebook sayfası

Erdem Yalçın'dan daha fazla resim görmek için tıklayın


29 Ekim 2011

hayata büyü katan insanlar gerek...









Evliliğimin ikinci ayıydı...

Kışa denk gelen bayram tatillerinden birini fırsat bilerek Levent'le Kapadokya'ya gidiyoruz. Hava soğuk, hayat güzel...mutluyuz...

Avanos'da Kızılırmak kenarında bir otele yerleşiyoruz.Tüm kapadokya ince bir kar örtüsü ile örtülmüş. Göz alabildiğine uzanan ve bir krema torbasından sıkılmışa benzeyen kayalar ortamı masalsı ve büyüleyici kılıyor. Sanki Tanrı üzerlerine pudra şekeri serpmiş...

Akşam yemekten sonra Kızılırmağın diğer tarafında kalan Avanosu görmek için otelden çıkıyoruz. Soğuk kış akşamında dışarıda ikimizden başka kimse yok. Kızılırmağın üzerindeki demir köprüde ağır adamlarla, havayı içimize çekerek, sağa sola bakınarak yürüyoruz. Köprünün ortasına geldiğimizde duruyor ve  koyu bir karanlıkta sessizce akmakta olan nehire bakıyoruz.

Birden nehirin üzerinden bir ışık geçiyor, şaşırıp ne olduğunu anlamaya çalışırken başka bir tane daha ,bir tane daha... nehrin üzerinden renk renk ne olduğunu, nerden geldiğini anlayamadığımız  ışıklar akıyor... gözlerimize inanamıyoruz... nasıl bir şey bu?  sanki birisi (tanrı?)  ikimize özel bir sihir gösterisi yapıyor... yoksa yıldızlar nehre mi düştü?  gözlerimizi ayırmadan ikimizden başka kimsenin şahit olmadığı bir mucizeyi seyrediyoruz...

Köprüye doğru koşan ayak sesleri duyduğumuzda kafamızı çeviriyoruz... Yirmilerinde bir delikanlı koşarak geliyor ve köprüden aşağı eğilerek  uzaklaşan ışıklara bakıyor...

Onu görünce bunun iki kişilik bir rüya olmadığının farkına varıyoruz. Konuşunca  bu gösterinin yaratıcısı olduğunu da öğreniyoruz. Bizi davet ettiği hediyelik eşya ve çömlek atölyesinde işin iç yüzünü anlatıyor: 

Aylardır pet şişe biriktiriyor ve onları kesip renk renk boyuyor . Hayalini gerçekleştirmek üzere tam bizim köprüye yürüdüğümüz  zaman nehrin yukarısına  çıkıyor. Her birinin içine  bir mum yerleştiriyor , mumları yakıp pet mumlukları nehire bırakıyor ...

Uzaklaşan ışıkları  köprüden seyredebilmek için koşmaya başlıyor ve köprüde şaşkınlıkla nehire bakan iki kişiyle karşılaşıyor...




van gogh (Ren nehrinde yıldızlı bir gece)



18 Ekim 2011

Senden nefret ediyorum yaşlı amca


                                                    Roi James (meditasyon)


ama senin bundan haberin yok.

ben akşam işten dönerken sen her zaman olduğu gibi camlı balkonunda keyifle oturup televizyonunu seyrediyor göz ucuyla da bana bakıyorsun. Bazen de karşında oturan yaşlı eşinle sohbet ediyor, çayınızı/kahvenizi içiyorsunuz.

sizi ilk farkettiğimde "işte en güzel hayat bu!" demiştim. Ununu eleyip eleğini astıktan sonra balkonunda oturup geleni geçeni, hayatın akışını seyretmek, eşinle kahveleri höpürdetirken konudan komşudan, akrabalardan, tomurcuklanan çiçeklerden konuşmak. Zamanla yarışmadan ,sabah ,öğle ,akşam şeklinde üç vakitte yaşamak...

sizin bedenlerinizin üzerine Levent'le kendi kafamı oturtarak gelecekteki halimizi düşlüyordum.

bizim doktorlara, hastahanelere gittiğimiz zamanlarda siz camın önünde oturmuş karşılıklı çayınızı içip sohbetinizi etmeye devam ediyordunuz. Sizi gördükçe gittikçe uzaklaşan bir hayale baktığımı seziyordum, içim acıyordu. 

sonra Levent gitti...ben kaldım, tek başına bir hayat düzeni oluşturmaya başladım. Benim için hayat kökten değişti, başka bir şeye dönüştü. Oysa sen gene balkondaki köşenden tv'ni izliyor, eşinle şundan bundan sohbet ediyorsun.

ve önünden her geçişimde gözlerimi kaçırırken kaybettiğim tüm hayallerimi bana tekrar tekrar hatırlatıyorsun,

işte bu yüzden senden nefret ediyorum...





 


10 Eylül 2011

Taşınırken...





                                                               Hasan Gürsoy



Taşınırken sadece evi geride bırakmayacağım ki...

Senin gülerek beni kapıda karşılayışını da bırakacağım..

Yerleştirdiğin eşyaların yerlerini , çaktığın çivileri de bırakacağım...

Kış akşamları eve gelirken uzaktan gördüğüm evin ışığını, balkonda karşılıklı yediğimiz kahvaltıları / yemekleri, mevsimden mevsime değişimini izleyip konuştuğumuz park manzarasını da bırakacağım...

Hastalığın ilerleyip iyice halsiz düştüğünde çıkamadığın apartman merdivenlerini, aynasına dayanarak durabildiğin asansörü, tutup kalkabilmen için monte ettiğimiz tuvaletteki metal tutacağı da bırakacağım...

Plastik sandalyede oturarak yıkanabildiğin banyoyu,

Yattığın yerden  " ne adaletsiz allahsın sen" diye inlediğin küçük odayı ve son günlerini geçirdiğin salonu da bırakacağım...

ve duvardaki elinin izini...






17 Ağustos 2011

taşınma zamanı


L.Arın

En zoru yılbaşı sonrasında geçen yıl birlikte aldığımız takvimi duvardan indirmekti. Birlikte yaşadığımız son yıl da sona ermişti. Bir hafta depresyonun karanlık kuyularına indim, buzlu camlar arkasından baktım dünyaya. En ufak bir çağrışımda sokak, otobüs demeden dolan gözlerle dolaştım.


Şimdi birlikte oturduğumuz son evden taşınmaya hazırlanıyorum. En kıymetli şeylerini, gözün gibi  sakladığın, biriktirdiğin kitaplarını topluyor, ayırıyor ve elden geçiriyorum.

Yalnız kitaplar mı , yayın hayatı sona ermiş dergiler, hiçbir sayfasına kalem değmemiş değişik yılların ajandaları, çoğu tanımadığım akrabalardan gelmiş kartpostallar, gençliğinin konser, tiyatro ve sergi broşürleri, yüzlerce kitap ayracı, 60-70'li yılların gazeteleri, gazetelerden kesilmiş köşe yazıları ve haberler, sahibinin hala aynı işi yaptığı şüpheli yüzlerce kartvizit, boş defterler...

ya kitaplar...ya kitaplar...

50'li yıllardan günümüze kadar her dönemden, kimi ilk basım, dizgi hatalı, kötü basımlı, kimi eski türkçeli, sararmış kitaplar, kimi imzalı , edebi, felsefi, siyasi kitaplar...

Bu kadar tutku ve özenle korunmuş, saklanmış bir kolleksiyonu yeni bir hayat için bozuyor , dağıtıyor , bağışlıyorum.

Ve bunu yaparken ne kadar bana izin vermiş olsan da senden özür diliyorum.










3 Ağustos 2011

Sevgilim...




                                                           Levent Arın


Sevgilim,

yetimim benim,

aylar nasıl geçiyor zaman hiç geçmezken

...kapılar kapalı, dünya buzlu cam
uyuşmuş gözlerimin önünde
hayat akıp gidiyor hiç kımıldamadan

ikimizin yerine dinliyorum
sevdiğin şarkıları
siyah tişörtünü giyiyorum yatarken
gömleklerini, kazaklarını, kokunu
senin rüyalarını görüyorum ölür gibi uyurken
gün boyu elimde kahve fincanı

kapıyı açmıyorum
telefonlara çıkmıyorum
başını bekliyorum geleceği olmayan hatıraların

Sevgilim,

yetimim benim,
nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata
öldüğünden haberi yok fotoğraflarının...


Murathan Mungan





                                                            

24 Temmuz 2011

Karalatma defteri


 

Bir edebiyat tutkununun "karalatma" defteridir bu. 

Her bir sayfasında şairlerle, yazarlarla yapılmış güzel sohbetlerin, tartışmaların izlerini taşır.

İlk sayfayı Necati Cumalı karalamıştır. Tarih 20.02.1976'dır.

Cumalı'yı iki güzel şiiri ile anmalı...

 

ÇIPLAK


Dudakların aşkla ıslak
Cennetten kovulan ırmak
Yatağımda çırılçıplak
Her gece gürül gürül ak
Yıkık yönlerimi götür
Umutsuzluğumu yıka
Yarına beni değiştir

Geldiğin yerlerim yeşil
Gittiğin yerlerim kurak


SONUNA GELİYORUZ

Sonuna geliyoruz dostum
Eksiliyor soframızda
Bir bir iskemleler

Duyuyorum içimde
Yeşeriyor baş verip
Toprağa vereceğim tohum

Bu yaştan sonra her şey
Uzak yakın bana eşit geliyor
Toprağı daha bir seviyorum





 

10 Temmuz 2011

Bazen ölmek gerekir

                                                              



Hayatından memnun değilsin... tamam...

sevmediğin bir işin veya mutsuz bir ilişkin/evliliğin var...

belki de bunlar yok diye mutsuzsun...

Rutin sıkıcı bir hayat...hem sürdüremediğin hem bitiremediğin doyumsuz, tahammülü kalmamış ilişkiler...

hayallerinden uzak düşmüşsün...artık hayal kuramaz olmuşsun...heyecanın yok...körelmişsin...

geleceğe baktığında gördüğün şimdikinin devamı bir hayat...düşünürken bile bunalıyorsun...

ilişki kuramamışsın...kurdukların yürümemiş veya heyecanını yitirmiş, eleştirmeye, hesap sormaya, umursamamaya ve mutsuz etmeye dönüşmüş bir ilişkidesin...

beklentisizsin...çareyi terapistlerde, antideprasanlarda arıyorsun...belkide hayatına son vermekte...

Peki bu hayata neden hala devam ediyorsun?

Yürümeyen ilişki/evlilik, sevilmeyen iş, tahammül edilmez iş ortamı,  zoraki arkadaşlıklar ve akrabalıklardan neden bir türlü vazgeçilemez?

hergün bile bile acı çekmeye ve çektirmeye devam edilir...

neden hayallerinin peşinden gidenlere imreniriz de   güvenli , risksiz ama sıkıcı ve öldürücü  hayat tarzımızdan bir türlü vaz geçemeyiz?

hayatı değiştirmektense intiharı düşündürecek kadar korktuğumuz risk nedir?

sigara gibi zarar veren bir alışkanlığa dönmüş bir ilişkiyi/evliliği bitirmek... 
(yalnızlık ? korunmasızlık ? ailem-elalem ne der ?)

sıkıcı, tüketici ,köreltici bir işi bırakmak...
(işsizlik ? parasızlık ? ailem-elalem ne der?) ,

zorunluluğa ve sızıya dönüşmüş arkadaşlıkları sonlandırmak...
(yalnızlık ?)



"intihar etmek kendini öldürmenin tek yolu değildir" der Duvara Karşı'da Fatih Akın,

bazen "ölmek gerekir" der bir dostum da 
"yeniden doğmak için"...




                                                                                L.Arın

27 Haziran 2011

*Amor Fati

                                                     N.Arın


Zerdüşt, şöyle bir düşünceyle meydan okur  (lütfen yüksek sesle okuyalım) :

Ya bir gün şeytan sizin en yalnız yalnızlığınıza gizlice girer ve size şöyle derse: 

“şu anda içinde yaşadığın ve daha önce yaşamış olduğun bu hayatı bir kez ve sayısız defa daha yaşayacaksın; içinde yeni hiçbir şey olmayacak, ama her acı, her sevinç ve her düşünce, her iç çekiş ve anlatılamayacak kadar küçük veya büyük her şey aynı sırayla sana geri dönecek , ağaçların arasındaki şu örümcek ve ay ışığı, hatta şu dakika ve ben bile. Varoluşun ebedi kum saati tekrar tekrar ters çevrilecek ve onunla birlikte bir kum tanesi olan sen de !”

(Böyle buyurdu Zerdüşt/Nietzsche)

Şu an yaşadığın hayatı sonsuza dek tekrar tekrar yaşayıp durmak  ödül müdür ceza mı?

Sanırım ben kendi cevabımı biliyorum.

*Amor fati : kaderini sev (ya da sevebileceğin bir kader yarat)




                                                      L.Arın





17 Haziran 2011

En büyük cehennem insanın kendisi midir?


         Levent Arın



Kasvetli bir yazı var karşınızda benden söylemesi, "canımı sıkmaya hiç  niyetim yok" diyenler için son çıkış...

Okumaya devam edenler cehenneme hoş geldiniz...

Bütün dinlerde cehennem ,ölümden sonra günahların bedelinin ödeneceği yer olarak anlatılır. İnsanın derisini eriten korkunç alevler, kaynar ve irinli sular, vahşi hayvanların saldırması, akrep, böcek ve yılanlarla dolu çukurlara atılma, can hıraş haykırışlar , inleyen, af dileyen ,ölmek için yalvaran ama ölemeyen insanlar...

İnsanın bedeni toprağın altında kurtlara besin olurken ruhun hayalimizin ötesinde bir yerlere yakılmaya götürülmesi inandırıcı gelmez bana. Yanma ve parçalanmanın bedene ait acı çekme biçimi olduğunu ruhun böyle şeylerden etkilenmeyeceğini düşünürüm. Alevler ve kaynar sular ruhu yakabilir mi ? İnsanlar ruha nasıl acı verilebileceğini hayal edemedikleri için bedene acı veren –ateş- gibi somut şeylerle cehennemi tasvir etmişler sanırım.

Oysa bizi bekleyen ortak bir cehennem yok bence. Hepimizin cehennemi ayrı.

Ben kendi cehennemimi yaşadım.

En sevdiğim insanın inleyerek acı çekişini çaresizlikle seyrettim. Aylar boyu gözlerindeki kedere ve umutsuzluğa baktım. Gün gün ufalışını, sararışını, eriyip bambaşka bir insana dönüşmesini izledim. Hayatını sonlandırmak için benden izin isteyişini, ağlayışını, insanlarla vedalaşışını, vasiyetlerini dinledim.

İşte ruhun cehennemi budur.

Benim için ruhun cehennemi ,en sevdiğin insanın öldüğünü öğrendiğinde “çok şükür” demektir. Bunu dediğin için kendini hiç affedememekdir.

Hayatın içinde özel değil nasıl da sıradan biri olduğunu görmek, ayağının altında güvenerek bastığın yerin nasıl da yok olabildiğini, hayatımızı kendimizi kandırarak geçirdiğimizi anlamaktır.

Ve belkide en büyük cehennem insanın kendisidir…


2 Haziran 2011

Perspektifsizliğin resmi

Nihal ARIN


Eski resimlerimden biridir bu. Baktım yeni resim yapamıyorum, bloğu da ihmal etmeyeyim diye eskilerden -aslında pek de beğenmediğim- bir resmi
koydum.

Aslında sadece resim değil, bir çok şeyi yapamıyorum bu aralar. Harıl harıl aramam gerekirken ev arayamıyorum, beni bekleyen bir çok kitap olmasına rağmen elime alamıyorum, alınca da dikkatimi toplayamıyorum.

Enerjim düşük,yüzüm asık, ev işleri ağır bir yük... Telefonla konuşmak bile zor geliyor bazen. Bir de işe gitmek var tabi...

Daha kendi söküğümü dikemediğim için kimsenin söküğü ile uğraşmak istemiyorum bu günlerde.

Kendi başıma olmak, tv seyretmek, internete girip başka insanların neler yaptığına, yazdığına bakmak, bilgisayarda oyun oynamak, öğle uykusuna yatmak, dengesiz ruh halimi anlayan dostların  sesini, sohbetini, şakalarını duymak, bira ile deniz börülcesi yemek, azıcık da ağlamak iyi geliyor bu aralar.

Eee tabi bunun adı depresyon hop deyince girilmiyo ki hop deyince çıkılsın. Ama ne zaman çıkacağımı tahmin ediyorum, merdivenin çoğunu çıktım ama tepeye biraz daha var.

O zamana kadar ruh halim beni nereye götürürse...


Levent ARIN



18 Mayıs 2011

Huzur (suz)




"Ruh huzursuz olunca beden hareket ister" diyor Kundera.

Kafan karışık, ruhun huzursuzsa evini, odanı, masanı düzenlersin mesela. Sanki evin, odan,masan  düzenlenince için de huzura kavuşacaktır.

İçindeki filmi izlememek için kendini hareketin geçici rahatlığına bırakırsın; yürürsün, market, mağaza, kitapçı gezersin. Ama hareket bittiğinde içindeki filmin ikinci yarısı başlar.Bu yüzden bir çok insanın durmamacasına hızlı ve hareketli bir hayat yaşamaya çalıştığını düşünürüm, içindeki sesleri duymamak için.

İnsanlar, yolda, otobüste, marketteyken   dış dünyayla, diğer insanlarla ilgilenenler veya kendi içindeki filmi seyretmeye, sesleri dinlemeye devam edenler diye de ikiye ayrılabilir. Ve ben kesinlikle ikinci grup içindeki yerimi alırım.

Bazen kafandaki sesleri bastırmak için müzik dinlersin, şarkıya eşlik edersin mesela, ya da bir kitap açar başka dünyalara geçiş yaparsın.

Belki eline kalem alır bir resim çiziktirmeye, boyamaya başlarsın, sonunun nereye varacağını merak edersin, en azından kafandaki seslerin konusu değişir.

Bazen insanların içinde olmak huzursuzluk verir, bir an önce yalnız kalmak kendi içine dönmek istersin, bazen de huzur veren bir insanın yanında olmak, konuşmasanız bile yanında oturmak istersin. Hayatında böyle biri varsa ne mutlu...

Bir kedinin veya köpeğin mırıltısı da huzur verir bazen, yıllardır gittiğin bir dükkan, parkta oturan  yaşlıların  zamandan kopuk dinginliği, çiçeklenmiş tarlalar, bir teknenin, vapurun gidişini izlemek ...

ve denize bakmak, denize bakmak, denize bakmak...




                                                   

10 Mayıs 2011

Gamlı Baykuşa...


 Timur SELÇUK 
"Ayrılanlar için"





Yollarımız burada ayrılıyor
Artık birbirimize iki yabancıyız
Ne kadar acı olsa
Ne kadar güç olsa
Her şeyi evet her şeyi unutmalıyız

Hiç yaşamamışçasına, hiç sevmemişçesine
Unutursun o günlerimizi gecelerimizi
0 günlerce gecelerce sevişmelerimizi

Her kederin tesellisi bulunur
İnsan ne kadar sevse unutabilir
Mevsimler gelir geçer
Yıllar geçer
Sen de unutursun bir gün gelir

Her şeyi evet her şeyi, her şeyi unutabilirsin
Hatta bütün yazdıklarımı, satır satırına
 

Kalırsa da içimde bir derin sızı kalır
Kalırsa da içimde bir derin sızı kalır



17 Nisan 2011

Katlanmak

                                                                       Nihal Arın

Hayata katlanmak bir şey değil. Bir biçimde katlanırsın,n'olucak!
Asıl korkutucu olan ölümden sonraki hayata katlanmaktır. Bilinmezliğe katlanmaktır. 

Ölümden sonra bir hayat yoksa, mesele yok! En azından benim için bir mesele yok, çünkü istediğim bu!

Ama varsa, o zaman biz de varız demektir. Asıl katlanılmaz olan bence budur. Düşün gene biz olacağız. Biz! Biz kendimize katlanamazken gene biz!

Sonra gene ötekiler olcak. Hani şu bildiğin ötekiler. Bana ötekilere katlanabilen birini göster!

Ardından gene olaylar, hikayeler ve bunları konuşma, anlatma, yazma isteği olacak.Uçucu ruhların kelimelerinin ağırlığı olacak mı, olmayacak mı?

Yaşamaktan değil, katlanmaktan yorulmuşken  bunca yıl dönüp yeniden, yeniden katlanmak!

İçimi sıkıntı basıyor bunları düşündükçe! Hiçliğe inanmak istiyorum,hiçliğin varlığına.

Benim için cennet o. Artık hiçbir şeyin olmaması. Hikayesizlik.

Murathan MUNGAN/Kibrit Çöpleri



Levent Arın

11 Nisan 2011

Morötesi

        Nihal ARIN



Yüreğe Yapılan Dövme




yıldızlar,göz kaş ederek olsun
seninle konuşmak istemeseler,
niye o kadar uzaktan
göz kırpıp dursunlar sana?


bulutlar, yüreğinin terennümlerine
ses katmak istemeseler senin,
yağmur olup da niye
insinler yücelerden?


rüzgarlar alıp götürmek istemeseler
ağzından çıkanı uzaklara,
onca yolu tepip de
ta buralara niye gelsinler?


sen sözün açtığı yarasın varlıkta,
ey insan,
ey insan kalbi,
sen yaraların en derini,


en kızılı, en güzeli,
en tatlı tatlı kanayanı!
sen, yaraların,
hayatı aşıp sanata evrileni!




Cahit KOYTAK
Yeni Başlayanlar İçin Metafizik






                                                              Levent ARIN

3 Nisan 2011

Yeni hayaller

Nihal Arın


Birlikte yaşadığınız kişiyi kaybetmek demek çok sevdiğiniz ve sizi çok seven kişiyi kaybetmek anlamına gelmiyor sadece.Yaşam tarzınızı,alışkanlıklarınızı ve gelecek hayallerinizi de kaybediyorsunuz. İki kişilik hayat tek kişi olarak devam ediyor, bocalıyor ve sürekli eksik hissediyorsunuz. Bu eksikliğin şiddetle canınızı acıtacağı  yerlerden, ortamlardan uzak durmaya çalışıyorsunuz.

Tabi bir de çöpe giden gelecek hayalleriniz var.Geleceğe ilişkin hayallerinizin bugünü anlamlı kıldığını hayalleriniz kalmadığında hayatın anlamının da kalmamasıyla anlıyorsunuz. Hayat anlamsızken gelecekten birşey beklemek de pek mümkün olmuyor.

İşte burda yola devam etmenizi sağlayan iki önemli etken devreye giriyor. Bir tanesi yeni alışkanlıklar, yeni ortamlar,yeni arkadaşlıklar edinmek.

Son bir yıl içinde hayatıma resmin yeniden ve etkili bir şekilde girmesi  üzerimde güçlü bir antidepresan etki yaptı. Üretmek insanı nasıl da onarıyor. Bu yıl içinde kurduğum yeni arkadaşlıklarla ise tazelendiğimi ve yenilendiğimi hissettim.

İkinci önemli etken ise, evlilik hayatımdan çok öncelere dayanan ama evlendikten yani "ben" den "biz"e geçtikten sonra ihmal ettiğim eski dostlarımla yeniden ilişki kurmak oldu.İnsanın ergenliğini, gençliğini bilen, ortak bir geçmişi ve anıları paylaştığı dostlarının  paha biçilemez olduğunu  farkettim.

Artık geleceğe ilişkin hayallerim olduğu gibi daha önemlisi birlikte hayal kurduğum dostalarım da var.    




Levent ARIN

4 Mart 2011

Anne olmak, Çocuk olmak




      Annelik narsistik bir durum galiba.Senden koparak kendi başına yaşamaya başlayan bir insanı hala kendi parçanmışcasına, her yaşta ve her koşulda korumak, kollamak, savunmak...

     Hayır çocuğum yok ama annem var. Annelerin çoğu gibi her daim fedakar ,koruyucu ve evhamlı. Ne kadar terslensen, huysuzluk/kavga etsen hep görmezden gelen, affeden ve sevgisini bir gram eksiltmeyen.

     Eleştirdim, kavga ettim, küçümsedim, dalga geçtim bir gün dönüp baktım ki aman allahım! ne çok benziyorum anneme!

     Demek ki annemden aldıklarım ile kendi bulduklarım , içimde itişip-kakışmayı ve birbirlerini eleştirmeyi ömür boyu sürdürecekler. Ben annemden ayrı yaşasam bile annem benimle yaşamaya devam edecek.

      Annem, işe gittiği dönemlerde, abime ve bana karşı ne kadar çok suçluluk duyduğunu anlatırdı hep. Ben büyüdüm, o yaşlandı ve suçluluk duyma sırası bana geldi.

      Aylardır suluboya resimler yapıp duruyorum, hediye ettiğim resimler oldu, farkettim ki daha anneme bir tane bile vermemişim. Annem, resimlerin arasından , yukardaki resmi seçti ve Levent'in ebrusun asılı olduğu duvarın karşısına astı.

       Sana olan sevgimi her zaman gösteremediğim için dilerim affedersin... 



                                                             
                                                                      Levent ARIN