6 Ocak 2012

bırak olsun...





rahatlayın...

çünkü hiçbirşey kontrolümüz altında değil...

ne ettiğimiz dualar, tuttuğumuz uğurlar, ne adadığımız adaklar, dilediğimiz dilekler, yapmaya çalıştığımız büyüler, verdiğimiz sadakalar hiçbiri işe yaramayacak rahatlayın...

olacak olanı, olmasından korkulanı değiştiremeyecek,  engelleyemeyeceksiniz... olacak...

korktuğunuz başınıza gelecek... kaçamayacaksınız, rahatlayın...

her tesadüften, faldan, rüyadan  çıkardığınız yorumun /anlamın ne kadar da boş, saçma ve hatta komik olduğunu göreceksiniz...

sonrasında, bunlara inanan, bunlardan medet uman yanınıza acıyarak bakacak, onun  saflığına, çaresizliğine üzülecek ve hatta gidip ona sarılmak isteyeceksiniz...

kabul edin özel değiliz/özel değilsiniz...

görünce başımızı çevirdiğimiz sakat dilenci yada otobüs penceresinden seyrettiğimiz insanlar kadar sıradanız, kimseden bir farkımız yok, onun başına gelen bizim de başımıza gelecek...

ayrıntılardan okumaya, tesadüflerden çıkarmaya, rüyalardan yorumlamaya çalıştığımız  hayata dair gizli bir "mesaj", "anlam" veya "sır" yok... (maalesef)

ama korkmayın... bunu kabul edince rahatlıyorsunuz...

rahatlayın ki enerjinizi bunlara harcamak yerine var olan anlarınıza, saatlerinize ,günlerinize harcayabilesiniz...

çünkü hayat kotrolümüz dışında akmaya devam ediyor... edecek...

ama bu hayatı nasıl geçireceğimizin kontrolü  hala bizde

rahatlayın...


"Herşeyi kontrol etmeye çalışmaktan vazgeç. Bırak ne olacaksa olsun. Bırak olsun.''   Fight Club (1999)






30 Aralık 2011

geçen yıl geçmeyen yıl...







yıl sonlarında bütün bir yılın değerlendirmesini yapmak adettendir.

ben de bir bakayım dedim bu  yılıma…

depresif girdiğim ve Levent’siz geçirdiğim bir yıldı 2011...

çok şey yaptığım, çok şey öğrendiğim, çok sıkıldığım, çok üzüldüğüm, çok öfkelendiğim, çok uykusuz kaldığım bir yıl oldu . 

bu yıl her şey “çok” geldi bana…

hayatın sıradan ve rutin gittiği, kafamdaki tek sorunun “akşama ne yiyeceğim?” olduğu günleri özledim gene ( Levent’in hastalığıyla uğraşırken de   normal, sıradan hatta sıkıcı günlerimiz böyle  gözümde tütmüştü).

ömrümce bihaber olduğum,  cahil ve kandırılmaya müsait hissettiğim işlerle uğraştım bu yıl:

emlakçılarla ev ev dolaştım, evi boşaltmayan ev sahibiyle, tadilatçılarla, sözünde durmayan doğalgazcılarla cebelleştim. hayatıma saatlerce telefon görüşmeleri yapmak zorunda kaldığım bir sürü adam girdi.

evli olmanın, iki kişi olmanın, sorumluluğu paylaşmanın ne büyük konfor olduğunu düşündüm sık sık.


kendimi ne kadar küçümsemişim oysa... kendimi dövmeyi ne kadar güzel biliyorum da takdir etmede ne kadar acemiyim...


gözyaşları eşliğinde eşyalar topladım, ayırdım, verdim, paketledim,  taşındım, paketler açtım,  yerleştirdim...


bunlar yılın yaslı, sıkıntılı, kederli taraflarıydı...

yılın sevinçli, neşeli, keyifli tarafında ise, kimi moral, kimi akıl, kimi nakit, kimi emek, kimi de şarap vererek destek sağlayan dostlar vardı...

en büyük moral, değer verdiğim ağızlardan dökülen "evin çok güzel olmuş" sözleri oldu...


ya birbirinden güzel, birbirinden değerli  ve anlamlı ev hediyelerine ne demeli ? onlara baktıkça o kadar mutlu oluyorum ki çektiğim tüm sıkıntıları unutup bir ev daha  mı alsam diyorum :)

bir kitapta okuduğum ve kimin söylediğini hatırlamadığım şu söz geliyor aklıma :


"arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim derler, arkadaşlarıma bakıyorum da fena biri değilim galiba... "





          tüm dostalara ve  blogtaki yazılarımı
(çoğu kasvetli olmasına rağmen) okumaya devam edenlere...

















17 Aralık 2011

Maceranın tadı...




M.Yeşim GÖZÜKARA


Günlerden kombimin çalışmaya başladığı ilk, gribimin ise son günüydü...

Akşam vakti, arka balkonuma panjurları kapatma niyeti ile çıktım ve evin soğumaması için balkon kapısını kapattım. Panjurları tek tek indirirken bir çok apartmanla birlikte benim balkonumun da  baktığı   küçük yeşil alanda bir kadının kedileri beslediğini gördüm.

İşim bitince geri döndüm ve aaa... balkon kapısı açılmıyor...

Kolu aşağı indir yukarı kaldır açılmıyor, kilitli  kaldım mı balkonda...

Sanırım kapı kilitli pozisyondayken kapıyı çektim ve kendiliğinden kitlendi. Evde benden başka kimse de yok... telaşla panjuru açıyorum ve bakıyorum ki kedileri besleyen kadın uzaklaşmaya başlamış... arkasından seslenip durumumu anlatıyor, 4-5 apartman ilerde oturan annemin evini tarif ediyorum, onda yedek anahtar var gelip beni  kurtarır.

Kadın tamam diyor, gidiyor...

Ben uğraşmaya devam... ya kadın çeker giderse (ya da sonrasında bir arkadaşımın dediği gibi alzheimer'sa  ve anında unutmuşsa) napacam? alt komşunun panjurları da kapalı... çevredeki apartmanlarda seslenecek kimse de görünmüyor... bağrınsam da mahallenin delisi mi olsam ?

Aşağıda iki kat var... inebilir miyim ki... yoksa sabah yere yapışmış cesedimi mi bulurlar?

Bulurlarsa nasıl düştüğümü anlayan çıkar mı acaba, belki de intihar ettiğimi düşünürler...

"rahmetli kaloriferinin yandığı ilk gün gitti" :)) 

Yaşlı annemi düşünüyorum, telaşlanacak şimdi, evin anahtarını bulabilecek mi, bulsa açabilcek mi?  hadi eve girdi balkon kapısını açabilecek mi? herşeyi unutan , kafası karışık yaşlı bir insan için hepsi ayrı problem...

camdan içeri bakıyorum, ışıkları yanan evim ne de güzel ,huzurlu gözüküyor ...

sonunda kapının açılmayacağına ikna olup yandaki yatak odası penceresine yöneliyorum... sıkı kapatılmamış pencere biraz yüklenmemle hop açılıyor,  içerdeyim...

bi koşu kapıya gidiyor,  ayakkabımı giydiğim gibi dışarı çıkıyorum... kedisever kadının balkonun altına doğru yürümekte olduğunu görüp önce onu yakalıyor ve teşekkür ediyorum, kedi sevenlere güveneceksin demek ki...

Ardından elinde bulduğu tüm anahtarlarla benim apartmana doğru yürümekte olan annemin yanına gidip herşeyin yolunda olduğunu söylüyorum, içi rahatlıyor ve evine dönüyor (ama on dakika sonra telefon açıp bi kontrol etmeyi ihmal etmiyor:))

boşalmış sinirlerimle kendime gülerek evime dönüyorum...











2 Aralık 2011

Psikolog geldiii hanıııım...


                     Roi James (Meditation on Flow)


Yeni tanıştığım insanlara psikolog olduğumu hemen söylemem...

Önce  beni  ben olarak  tanısınlar isterim, sıfatsız.

Öğrendiklerinde bakışları değişiyor çünkü , çekinme ve merak karışımı bir bakışla bakmaya başlıyorlar. Daha kontrollü davranmaya ve normal (!) gözükmeye çalışıyorlar. Normal gözükme kaygısı  doğallığı azaltıyor.

Çünkü ultrasonik bakışlarımla onların aklını ve ruhunu okuyacağımı ve bütün arızalarını bir bir tespit edeceğimi sanıyorlar (tesbit etmediğimden değil de kimin arızası yok ki :))

Üstelik psikoloğu herşeyi çözmüş, herşeyi aşmış, her dertle, her sorunla başaçıkabilen, sorunsuz, ideal insan gibi görme eğiliminde birçoğu.

İdealde olması gereken budur belki de...

Ancak ben meslek içinde bu kıvamda çok az kişi gördüm. Doktorun hiç hasta olmaması, mühendisin en güvenli evde oturması, dişçinin ağzında hiç çürüğünün olmaması gibi bir şey bu ...

Kitabını okuyan herkesin mutlaka odasında bir saat geçirmek isteyeceği ünlü terapist Yalom bile terapist  dayanışma grubuna katılıyorsa biz ne yapalım di mi ama ?

Geçen yaz terapist arkadaşıma danışmaya gittiğimi söylediğim de bazıları şaşkın gözlerle baktı bana... 

nası yani ? psikolog da terapiste gider mi? ya da niye gider? olur mu öyle şey? nasıl psikologmuş o...

Şu bir gerçektir ki terapi görmemiş kişi terapi yapamaz! Yapıyorum diyen yalan söyler. Bir terapiste gidecekseniz ilk sorunuz onun terapi görüp-görmediği olsun...


Kendine kör olan kişi başkalarının görmesini nasıl sağlar?

Samimiyet gereği ,bir süre sonra psikolog olduğumu söylüyorum tabi. Şaşkınlığı atlatanlar yavaştan dillendirmeye başlıyorlar :

"bizim oğlan da bu aralar çok sinirli,ters davranıyo... yaaa bu günlerde hiç konsantre olamıyorum...  hanıma da panik atak dediler..."










27 Kasım 2011

Kendine bakmak, kendini görmek







 Ebru ÜLKÜ


Bu bir ev hediyesi...

ama o kadar özel o kadar değerli bir hediye ki söyleyecek söz bulamıyorum...

insanın kendi bebeğine bakması o kadar inanılmaz birşey ki...

çok emek verilmiş, özenilmiş, uğraşılmış bir hediye...

Burası suluboya öğrenmeye gittiğim atölye: Ebru Sanat

üzerinde suluboya yaptığım masa, atölyedeki camlı dolap ve içindeki kitaplar, bol bol karakalemi çizilen büst, resim çantası, suluboya takımı, arada çayla, kahveyle birlikte yediğimiz bisküviler, Kaan hocamın duvarlarda asılı resimleri, ilk başlarda sıkıntıyla resmini yaptığım antika saat, ayaklı lamba, turuncu pantolonum, gözlüğüm, saçlarıma düşmüş aklar hepsi hepsi var bu minik atölyenin içinde

tek eksik karşımdaki sandalyede ayaklarını toplamış oturan Kaan Hocam...

herbir ayrıntıya tekrar tekrar bakmaya doyamıyorum, gözlerim doluyor...

Kafamı boşaltmak ihtiyacıyla başladığım,  sonrasında çok zevkli, neşeli, unutulmaz anlar yaşadığım , ruh halime iyi gelen atölye günlerim ölümsüzleşti.

Ebru hanıma ne söylesem az gelecek...



Ebru ÜLKÜ

18 Kasım 2011

Yeni ev yeni hayat...






 Erdem Yalçın

 


Bir süredir kutular, torbalar, paketler, hurçlar arasında yaşadığım mülteci hayatı sonunda sona erdi. Burkularak şişmiş bir bilek ve düşünmekten şişmiş bir kafa ile birlikte taşındım.

Ertesi gün ortalığı temizleyip toparlamak için eski eve tekrar döndüm. Boş odaları dolaşırken gözümün önünden çoğu kederli birçok anı geçiyordu. Ama o eve kendimi hiç ait hissetmediğimi, ayrıldığım için de üzüntü duymadığımı farkettim.  Zaten anılarımı da  birlikte götürdüğüm için geride hiçbir şey kalmamıştı. Usulca çektim kapısını kapatıverdim...

Yeni evimdeki hayat ise keyifli başladı. 

Eşya taşıyan adamlar evden ayrılır ayrılmaz, taşınmada yanımda olan dostlarla balkona çıkıp hayatımın yeni manzarasına karşı biraları açmıştık.

Ertesi gün yardıma gelen başka bir dostumla biraz kutu açıp tabak çanak boşalttıktan sonra oturup sohbete daldık ve akşamına yeni salonumda ilk yemeğimizi yedik, üzerine gelsin keyif çayları... ev yaşanmaya başlanmıştı bile...

Üçüncü gün ressam dostum elinde yukarıda gördüğünüz muhteşem ev hediyesi ile kapıyı çaldı, şarap açmamak olmazdı… hediye ile de yetinmedi Levent'in kitaplıklarını beyaza boyayıp yenileyiverdi.İkea'ya söyleyin beni artık beklemesin ...

Her gün yardıma, evi görmeye, hal hatır sormaya uğrayan dostlar sayesinde bu evin sohbeti, paylaşımı, neşesi bol ,çekim gücü yüksek bir ev olacağını anladım.

Bir  dostumun tavsiye ettiği gibi kırmızı şarapla evi kutsayıp evin sağlıklı ve huzurlu  yaşanacak bir yer olmasını diledikten sonra artık yeni hayatıma başlamış olacağım ya da eski hayatımda yeni adımlar atmaya…




 
Erdem Yalçın   facebook sayfası

Erdem Yalçın'dan daha fazla resim görmek için tıklayın


29 Ekim 2011

hayata büyü katan insanlar gerek...









Evliliğimin ikinci ayıydı...

Kışa denk gelen bayram tatillerinden birini fırsat bilerek Levent'le Kapadokya'ya gidiyoruz. Hava soğuk, hayat güzel...mutluyuz...

Avanos'da Kızılırmak kenarında bir otele yerleşiyoruz.Tüm kapadokya ince bir kar örtüsü ile örtülmüş. Göz alabildiğine uzanan ve bir krema torbasından sıkılmışa benzeyen kayalar ortamı masalsı ve büyüleyici kılıyor. Sanki Tanrı üzerlerine pudra şekeri serpmiş...

Akşam yemekten sonra Kızılırmağın diğer tarafında kalan Avanosu görmek için otelden çıkıyoruz. Soğuk kış akşamında dışarıda ikimizden başka kimse yok. Kızılırmağın üzerindeki demir köprüde ağır adamlarla, havayı içimize çekerek, sağa sola bakınarak yürüyoruz. Köprünün ortasına geldiğimizde duruyor ve  koyu bir karanlıkta sessizce akmakta olan nehire bakıyoruz.

Birden nehirin üzerinden bir ışık geçiyor, şaşırıp ne olduğunu anlamaya çalışırken başka bir tane daha ,bir tane daha... nehrin üzerinden renk renk ne olduğunu, nerden geldiğini anlayamadığımız  ışıklar akıyor... gözlerimize inanamıyoruz... nasıl bir şey bu?  sanki birisi (tanrı?)  ikimize özel bir sihir gösterisi yapıyor... yoksa yıldızlar nehre mi düştü?  gözlerimizi ayırmadan ikimizden başka kimsenin şahit olmadığı bir mucizeyi seyrediyoruz...

Köprüye doğru koşan ayak sesleri duyduğumuzda kafamızı çeviriyoruz... Yirmilerinde bir delikanlı koşarak geliyor ve köprüden aşağı eğilerek  uzaklaşan ışıklara bakıyor...

Onu görünce bunun iki kişilik bir rüya olmadığının farkına varıyoruz. Konuşunca  bu gösterinin yaratıcısı olduğunu da öğreniyoruz. Bizi davet ettiği hediyelik eşya ve çömlek atölyesinde işin iç yüzünü anlatıyor: 

Aylardır pet şişe biriktiriyor ve onları kesip renk renk boyuyor . Hayalini gerçekleştirmek üzere tam bizim köprüye yürüdüğümüz  zaman nehrin yukarısına  çıkıyor. Her birinin içine  bir mum yerleştiriyor , mumları yakıp pet mumlukları nehire bırakıyor ...

Uzaklaşan ışıkları  köprüden seyredebilmek için koşmaya başlıyor ve köprüde şaşkınlıkla nehire bakan iki kişiyle karşılaşıyor...




van gogh (Ren nehrinde yıldızlı bir gece)