5 Mayıs 2012

insan niye doğum gününde ölür? (2)




hala bu sorunun cevabını arıyorum...

geçen yıl dile dökemeyeceklerimi dostumuz öyle güzel  anlattı ki...
daha iyi anlatılamaz...

hayatımda gördüğüm en dürüst ,en ahlaklı, en bilge insandın...

kendi vicdanına ve ahlakına asla ters düşmeyecek kadar onurluydun... 

doğrudan taviz vermediğin için mi bu kadar sevildin, bu kadar saygı gördün yoksa hiçbirimizin olamadığı kadar insancıl olduğun için mi? 

gözüne baktığın insanın içini okuyabildiğin, her koşulda her sorunda sonsuz destek verebildiğin, bencillikten bu kadar uzak kalabildiğin için mi bu kadar çok insanda izin duruyor ?

bu kadar çok anılmak ve sevilmek insanın  elde edebileceği en değerli şey olmalı...

beni sorarsan sana söz verdiğim gibi iyiyim, eskisi kadar olmasam da...

neşeli günlerim de var, hüzünlü günlerimde...güldüğüm zamanlarım da var ağladığım zamanlarım da...

battaniyeni yıkadım sonunda ama son yaptığın zeytin hala dolapta duruyor...

eski şiddetinde olmasa da seni hatırlatan şeyler canımı acıtmaya devam ediyor...

daha alamadığım yiyecekler var... ama elbet alırım...elbet bi gün denize de girerim... ama bi daha fethiyeye gidermiyim bilmiyorum...

bazı anıları unutmaktan bazılarını ise hiç unutamamaktan korkuyorum...

neyseki depresyona izin vermeyen dostlarım var...

en zoru boş eve girmek oluyor...sessiz akşamlara da gittikçe alışıyorum...

büyülü hayatımın geride kaldığının farkındayım...sıradan hayata alışmaya çalışıyorum...

bi de seni çok özlüyorum...







25 Nisan 2012

ölmeden önce...



Helga Berger




 son nefeslerini vermek üzere olan insanları evlerinde ziyaret edip bakımlarını üstlenen avustralyalı yazar Bronnie Ware...
 
''Ölmek Üzere Olanların En Yaygın 5 Pişmanlığı'' adlı bir kitap yayımladı...
 
işte o beş pişmanlık: 
- keşke başkalarının benden bekledikleri yerine kendi istediğim hayatı yaşayacak cesaretim olsaydı...
- keşke bu kadar çok çalışmasaydım...
- keşke duygularımı açıklayacak cesaretim olsaydı...
- keşke arkadaşlarımla ilişkimi kesmeseydim...
- keşke daha mutlu olmama izin verseydim...
 
"keşke" den daha çok can yakan, daha hüzünlü bir  kelime var mı ?
 
 
 
 

12 Nisan 2012

ben bazen...





biliyor musun, ben bazen aya gidiyorum…

dünyadan elimi eteğimi çekiyorum, herkesten uzaklaşıyorum ve aydan bakıyorum dünyaya…

koşuşturan insanlar görüyorum bir telaş bir telaş… 

para kazanma, en iyi , en güzel olma, diğerlerine yetişme, kimseciklerden geri kalmama vs. vs telaşı...

hem diğerleri gibi hem de onlardan farklı olma telaşı…

okul, iş, ev, çarşı-pazar, alışveriş, çoluk-çocuk, akraba, konu-komşu, dedikodu,  siyaset, dizi, eğlence falan filan hadi hep beraber … 

yuvarlanıp gidelim…

işte ben aya çıktığım zamanlarda uzaktan seyrediyorum bu büyük düzeni, bu büyük kaosu…

benden başkası da olmadığı için mecburen kendimle konuşuyorum orada:

“burada çok kalamazsın” diyorum,

“aşağı inmeli usulca aralarına karışmalı, koşturacak birşeyler bulmalısın”

“ne anlamı var? bir süre sonra hepsinden sıkılacağım ve gene buraya geleceğim”

“çünkü yaşamanın başka yolu yok...”







21 Mart 2012

kalk gidelim batum'a...




                                                                       Batum



- kimin fikriydi ya trabzona gitmek?
- cam kenarına ben oturacam...
- niye bu tarihe almıştık?
- cam kenarına ben oturacam... 
- bu hafta alacak olsak valla gitmezdik...
- cam kenarına ben oturacam...
- off tamaaam sen otuuur...

geçen yılın temmuz ayından alınmış promosyon uçak biletlerimizle martın soğuk günlerinde üç arkadaş havaalanında uçağın kalkmasını beklerken böyle konuşuyorduk...

8 ay öncesinden hem gezeriz hem de ordu'daki arkadaşımızı ziyaret ederiz diye düşünerek ucuz biletlere atlamıştık, işte o gün gelmiş çatmıştı...

yağmurlu bir trabzona iniş yapıyoruz ... milattan önceden beri KATÜ'de okumakta olan yiğenim bizi karşılıyor ve kalacağımız yere götürüyor...
  
bavulları bırakıp trabzonu gezmeye çıkıyoruz, biraz çarşılarında gezindikten sonra yiğenimin bahsettiği eski kiliseyi görmek amacıyla ıssız arka sokaklara dalıyoruz ve kapalı  olan kiliseye vardığımızda sokakta rasladığımız tek kişi kilisenin “çalışmadığını” söylüyor,hayal kırıklığı...

karnımız acıktığı için -aslında az önce trabzon şubesinin önünden geçtiğimiz- meşhur akçaabat köftecisinde köfte yemek için lüzumsuz yere kalkıp akçaabat’a gidiyoruz. hem köfte hem hamsi söylememize rağmen hamsinin kalmadığı haberini alarak köftelerle yetiniyoruz, üstüne fındıklı baklava ikramı var...

ertesi gün günü birlik batum turu için yola çıkıyoruz. adım başı çaykur fabrikası olan rize’ye vardığımızda çay molası veriyor ve çay memleketinde ağza alınamayacak kadar kötü çayın satıldığına şahit oluyoruz,bari sallama olaydı...

artvin’i de geçtikten sonra sarp sınır kapısına varıyoruz. hava eksi derecelerde... arkadaşım üçüncü çorabı geçiriyor ayağına...meğerse biz soğuğun ne demek olduğunu bilmiyormuşuz...

geçiş işlemleri için bir saatten fazla kapıda bekliyoruz...önce türk sonra gürcistan kapısında işlemleri tamamlayıp karlar içindeki batuma giriyoruz...
yolboyu  karadeniz kıyılarında görmeye alışık olmadığımız mandalin ve palmiye ağaçlarını şaşkınlıkla seyrediyoruz...

lüks otelleri, restoranları, kumsalları, kumarhaneleri ile batum akdeniz kıyısındaki turistik şehirlere benziyor. ama halkının yaşadığı kesim köhne ve geri kalmış bir görünümde…


                                             poseidon heykeli (batum)

güzel heykelleri olan parklarını, kilisesini, içinde değişik bir çok çeşit ağaç bulunan botanik bahçesini gezdikten sonra  öğle yemeğimizi yemek için bir restorana oturuyoruz.

çoğunluğu peynirli olan gürcü yemekleri lezzetli geliyor,ta ki ekşili tavuk gelene kadar…yemeğin yanında ikram ettikleri armutlu gazoza ise doyum olmuyor.bu gazozdan alıp götürsek ya diyoruz da liraları “lari” ye çevirmek gerekiyor...

gürcistan para birimi “lari” şaka gibi geliyor kulağımıza, yeni tekerlememiz:  “bir lira kaç lari bir lari kaç lira? “

hava erken karardığı için zamana karşı yarışarak hızlı bir şehir turu yapıyoruz. dönerken kapıda tekrar kuyruk oluyoruz ve freeshop’a uğrayıp şişelerin arasında “allaaam ne kadar ucuuuuuz” diyerek dolaşıyor, ne alacağımızı bilemiyoruz...elde iki şişe aklımız diğerlerinde kalarak çıkıyoruz batumdan...

ertesi gün ver elini ordu …dostumuzu ziyaret edeceğiz…yolda  şöför ücretten dolayı kızdığı bir adamı otobüsten indiriveriyor…şaşırıyoruz...


                                           ordu'da teleferik tarifesi



ordu'da dostumuz bizi neşeyle karşılıyor, pek güzel gezdiriyor, pek güzel ağırlıyor…saat başı itirazlarımızı kaale almadan “siz acıktınız!” diyerek bi şeyler yediriyor. bi süre sonra  yorulup otomatik olarak ne verirse yemeğe başlıyoruz. 

akçaabat köfte ve laz böreğinden sonra karadeniz’de yenecekler listemizde yer alan karalahana sarması, mıhlama ve balığı da ordu da yiyoruz.


ordu

uçağa binmek üzere trabzona dönerken “bayan yanına” oturdu diye bir yolcu daha kavga gürültü otobüsten atılıyor...bu karadenizliler ne çabuk ateş alıyorlar yahu... meğer biz ne mülayim memlekette yaşıyormuşuz...

son olarak sütlacımızı da yedikten sonra uçağımıza biniyoruz...

yolcuları çok güzel bilgilendiren bir pilotla uçmaya başlıyoruz :

“sağ tarafta büyük ayı’yı görebilirsiniz, şu an afyon üzerindeyiz sol tarafa bakarsanız bursa’nın ışıkları görülebiliyor” gibi bilgiler verse de hiçbirini göremeden uçaktan iniyoruz...

çok üşümemize ve yorulmamıza rağmen ertesi gün iş yerindeki sohbetimiz :

 “bi daha ki bileti nereye alsak ki?..”







4 Mart 2012

aslında ...







  lalo art


aslında bu bloğu yaptığım  resimleri ve  levent’in ebrularını koymak için açmıştım... uzun süredir sadece yazı yazıyorum , ne tuhaf... yazı yazmaktan  anlamam oysa...

levent’in gidişinden sonra yaz tatilini bişeylerle doldurmak için başlamıştım resim yapmaya, beklentisizdim... 

niyetim sadece kafamı dağıtmak ve yaşadıklarımı düşünmeden geçireceğim bir zaman dilimi yaratmaktı.

ama tahmin etmediğim şeyler oldu; yaptığım resimler çevremde, arkadaşlarımda heyecan yarattı, övgüler aldı, beklentiler oluşturdu…

tabi aldığım alkışlar hoşuma gitti…

tadilattı, taşınmaydı filan derken resme bir ara verdim ki o ara hala kapanmadı...

resim dünyasından kopmadım ama…

suluboyacıları araştırdım, sergilere gittim, suluboya videoları izler oldum. 
çok yetenekli ressamlar ve müthiş suluboya resimlerle karşılaştım. 

sonra birden kendimi “asla böyle resimler yapamayacağım” diye düşünürken buldum, elim fırçalara gitmez oldu…

cahil cesareti ne büyük bir nimetmiş meğerse…

kendime haksızlık ettiğimin farkındayım, yıllarını resme vermiş insanlarla üç ay resim çalışmış birini karşılaştırıyorum…   

ama elime fırçaları aldıran o ruh halimi yeniden yakalamayı istiyorum, ne alkış, ne övgü, ne eleştiri, ne de kıyaslanma beklemeden , sadece yapmaktan zevk aldığım için resim yapabilmeyi…

(bu arada   resim nası gidiyo?  niye yapmıyosun? ne zaman yapacan? vs. vs...  diye dürtüp duran arkadaşlarıma not ; belli mi olur belki yapıyorumdur :)














23 Şubat 2012

Rumi der ki...












"Allah der ki:


kimi benden çok seversen onu senden alırım...


ve ekler ;

onsuz yaşayamam deme, seni onsuz da yaşatırım...


ve mevsim geçer gölge veren ağaçların dalları kurur, sabır taşar, canından saydığın yar bile bir gün el olur...


aklın şaşar dostun düşmana dönüşür, düşman kalkar dost olur
öyle garip bir dünya...


olmaz dediğin ne varsa hepsi olur...


düşmem dersin düşersin...


şaşmam dersin şaşarsın...


en garibi de budur ya ;


öldüm der durur yine de yaşarsın"












14 Şubat 2012

günlerden 14 şubattı...









evliliğimin 14. günüydü 14 şubat... 

hastane yatağına yatmışım, doğuştan gelen kan hastalığım nedeniyle trombosit alıyorum...

birinci torba bitmiş ikinci torba veriliyorken hemşire tedirgin bir halde geliyor eline eldiven giyiyor,   yavaş ve dikkatli hareketlerle iğneyi damarımdan çıkarıyor, hiç bir şey söylemeden dönüp arkasını gidiyor. 

leventle şaşkın birbirimize bakıyoruz. oysa  bir torba daha verilecekti... kalkıyorum ve birlikte doktorumun odasına  gidiyoruz.

doktorumun yanında bir doktor daha var , tedirgin  haldeler, tuhaf davranıyorlar. nooldu  diye soruyoruz, kem küm ediyor birbirlerine bakıyorlar... sonunda diğer doktor konuşmaya başlıyor, kızılaydan aramışlar…

(trombositleri kızılaydan almıştık, iki tanesi benim götürdüğüm kişilerden alındı üçüncüsünü kızılay kendi bankasından verdi)

işte o üçüncü torba trombositin ilk analizlerde virüslü çıktığını haber vermişler hastaneye. ne virüsü bu diyoruz… doktor yüzümüze bakamıyor…”hiv” diyor. 

trombositi veren kişi bulunup yeniden kan alınıp ileri tahliller yapılacakmış, ama o zamana kadar beni bulaşıcı hastalıklar bölümüne gönderip hemen hiv ilaçlarına başlatacaklarmış. 

günlerden cuma saat dört… şaşkın, şok olmuş halde çıkıyoruz doktorun yanından, 14 günlük evliyiz… doktor hiv virüsü aldın diyor…AİDS demek bu...

hiv baskılama ilaçları ile eve dönüyoruz, daha söylenenleri hazmedememişiz… sanki biri şaka yapıyor bize…

ilaçlara başlıyorum ne ağır ilaçlar onlar öyle ,nasıl yan etkileri var, ateş yapıyor kas ağrıları, halsizlik, sırılsıklam terliyorum, asıl şimdi hasta gibiyim… sürekli bunları mı kullanacağım? 

moral bozukluğumuzu birbirimize çaktırmamaya, kocamaaan bir sorunla normal hayatımızı devam ettirmeye çalışıyoruz... geceleri uyandığımda leventin kırmızı gözleri ile karşılaşıyorum…

pazartesi ben işe levent kızılaya gidiyor. kendimi tuhaf hissediyorum, iş arkadaşlarım öğrenince bana nasıl bakacaklar, nasıl davranacaklar?  aileye nasıl söyleyeceğim, ben inanamazken onlar nasıl kabullenecekler?   

konuşmaya çalışıp da sesinin bi türlü çıkmadığı her şeyin ağır çekim olduğu rüyalardan birindeyim sanki...

öğlene doğru telefon çalıyor, telefonun ucunda levent “hiv değilmiş hepatit B taşıyıcısıymış” diyor.

bu  habere sevinmeli miyim üzülmeli miyim? hiv’den kurtulduğum için seviniyorum tabi. tekrar hastaneye gidiyoruz, doktorum, bütün hafta sonunu morali bozuk geçirdiğini biz giderken arkamızdan ağladığını söylüyor. 

hepatit B için koruyucu serum veriyorlar, sonradan yapılan tahlillerde ise kanımda herhangi bir virüse rastlanmıyor.

geriye büyük bir karabasan olarak hatırlayacağımız bir hafta sonu kalıyor…