12 Ekim 2011

Seç bakalım...

Hikmet Barutçugil



Bu yıl uzun uzun ev aradım. Esnaf ağızlı, ısrarcı emlakçılarla dolaştım. Acayip mutfaklar, yamuk  odalar,yumuk salonlar, komik balkonlar gördüm. ”Bakımlı” denen evleri gördükçe “keşke bir tane bakımsız ev bulsam da gönlüme göre yaptırsam diye hayal ettim.

Sonra hayalim gerçek oldu ve çok bakımsız bir ev satın aldım. 30 yıllık mutfağı, turuncu desenli fayansları, tarihi kalebodurları ve kartonpiyerleri ile oldukça kasvetli bir yaşlı eviydi bu.

Evimin eski sahipleri güç bela ve nerdeyse kavga dövüş taşındıktan sonra tadilat başladı. Önce tüm dolaplar ve kartonpiyerler söküldü, elektrik, su tesisatları elden geçti, mutfak duvarı yıkıldı, her taraf toz toprak ve harabe hale geldi, tozlar tozlara karıştı...

Sonra sıra ennn zor kısma, seçmeye geldi. 

Önce mutfak dolap kapakları…

Mat istiyorum diyerek olasılıkları yarı yarıya azaltmama rağmen hala bir çok seçenek vardı. Tek renk, altı ayrı üstü ayrı renk veya bir kapağı ayrı diğeri ayrı renk mutfaklar, düz veya ağaç dokulu, şekilli ,oymalı, camlı, camsız dolap kapakları…

Arkadaşlarımın “nooolur beyaz olsun, bari üstü tarafı beyaz olsun” baskılarına direnen ve ağaç dokusu seven biri olarak akçaağaç ve italyan cevizinde karar kıldım. 12 yıl boyunca mor dolaplı /yeşil duvarlı  mutfak kullanmış biri olarak bence oldukça sade bir seçim oldu. Eee bunun banko üstü ve yer seramiği, graniti ve duvar boyası da var seç bakalım…

ya kapılar… kapıların rengi, biçimi, camlı mı camsız mı olacağı, kapısız olan mutfak ve salona kemer mi  yoksa ahşap kiriş mi yapılacağı…

Sırada banyo var ;tamam mat ve açık renk olacak orası kesin de nasıl bişey olacak? Hadi internette aramalar başlasın. Aman Allahım nasıl gösterişli banyolar onlar öyle! Sanki saray banyoları. Biz mi gösterişe bu kadar düşkünüz yoksa bütün dünya da trend böyle mi? 

Antik tarzda beğendiğim iki model de seramik dükkanlarında yok ,”eski model artık satılmıyo” diyor dükkan sahibi “belki Karabağlarda olabilir” nasıl gideceğim, gezeceğim Karabağlarda...

Arkadaşım “duvar kağıdını düşündün mü” diyor. Haydaaa banyo için de duvar kağıtları varmış. Biraz da onları araştırıyorum ama beğendiğim olmuyor,  mecburen seramikteki üçüncü tercihimde  karar kılıyorum.

Şimdi duvarların rengini seçelim…

Bin tane ton var nerdeyse ,seç  seçebilirsen. Öyle güzel renkler var ki her duvarı ayrı renk boyatmak istiyorum. Arkadaşlarımdan bir sürü öneri, fikir, yorum alıyorum:

Yatak odası lila mı eflatun mu olsa acaba diyorum “depresyon yapar”, her odayı farklı renk yapsam diyorum “gözü yorar”, koyu renk yapayım diyorum ” kasvetli olur”, açıklı koyulu boyatsam “niye duvar kağıdı yapmıyorsun?”

Düşünüp taşınıyor veee sonundaaa.....bir şarap açmaya karar veriyorum :)

Beynim zonkluyor…seç…seç…seç…seç…


O kadar çok seçim yaptım ki hatırlayamıyorum bile. Bakalım her şey bittikten sonra  “aaaa ne güzel olduuu” mu yoksa “bu ne yaaa, naaaptım ben?” mi diyeceğim.


 
Hikmet Barutçugil

7 Ekim 2011

inanmak istiyorum...




                                                    Ayten TAŞPINAR



Hint felsefesinin dört kuralı varmış...



İLK KURAL : 

" Karşına çıkan kişiler, her kimse, doğru kişilerdir." 

Bunun anlamı şudur, hayatımızda kimse tesadüfen karşımıza çıkmaz. Karşımıza çıkan, etrafımızda olan herkesin bir nedeni vardır, ya bizi bir yere götürürler ya da bize bir şey öğretirler. 


İKİNCİ KURAL : 

"Yaşanmış olan her ne ise, sadece yaşanabilecek olandır." 

Hiç bir şey, hem de hiç bir şey yaşadığımız şeyi değiştiremezdi. Yaşadığımızın içindeki en önemsiz saydığımız ayrıntıyı bile değiştiremeyiz. "Şöyle yapsaydım, böyle olacaktı" gibi bir cümle yoktur. Hayır, ne yaşandıysa, yaşanması gereken, yaşanabilecek olandır, dersimizi alalım ve ilerleyelim diye. Her ne kadar zihnimiz ve egomuz bunu kabul etmek istemese de, hayatımızda karşılaştığımız her olay, mükemmeldir.


ÜÇÜNCÜ KURAL :

" İçinde başlangıç yapılan her an, doğru andır." 

Her şey doğru anda başlar, ne erken ne geç. Hayatımızda yeni bir şeyler olmasına hazırsak, o da başlamaya hazırdır. 


DÖRDÜNCÜ KURAL:

"Bitmiş olan bir şey bitmiştir. Bu kadar basittir." 

Hayatımızda bir şey sona ererse, bu bizim gelişimimize hizmet eder. Bu yüzden serbest bırakmak, gitmesine izin vermek ve elde etmiş olduğumuz bu tecrübeyle ileriye doğru bakmak daha iyidir.


Ne güzel, ne rahatlatıcı sözler...


inanmak istiyorum...


19 Eylül 2011

Aile yaraları...



                                                                  Lawrence Yang


Yolda yanyana yürüyen bir karı koca gördüm. Anne  altı-yedi yaşlarındaki bir oğlan çocuğunun elinden tutuyor,  çift birbirleriyle konuşuyor, çocuk da adımları kısa kaldığı için azıcık arkadan geliyor ve sürekli onlara  bir şey göstermeye,  sormaya çalışıyordu.

Anne-baba onun sesini duymalarına rağmen dönüp bakmıyor  konuşmaya devam ediyorlardı.

Israrlı seslenişlerinin  cevapsız kalması sonucu çocuk bir süre sonra sustu  ve arkalarından sessiz ve kırgın yürümeye başladı.

Biz çocuklarımızı çok severiz, üstlerine düşeriz, onları her zorluktan her sıkıntıdan korumaya  her türlü imkanı sağlamaya uğraşırız…

Üstelik bu durum genellikle 10 yaşındayken de 40 yaşındayken de böyledir. Çocuğumuz her daim “çocuk” tur. Hep korunup kollanmalı, elinden tutulmalı, yol gösterilmelidir.

Beni düşündüren şey , bu kadar sevilip, korunup, kollanan  çocuklara niye bu kadar az saygı ve güven duyulduğudur.

Neden onun sorularının, sözlerinin, isteklerinin vakit kaybı veya gereksiz gürültü olarak görüldüğü, dalga geçildiği, gülündüğü  ve hatta küçümsendiğidir…

Bazı durumlarda ve bazı ailelerde çocuğun küçük ve zayıf olmasının onu nasıl sinir/stres  boşaltma nesnesi haline getirebildiğidir...

İşte bu çocuklardır büyüyünce yetişkin olamayan, kendine saygı duymayan, küçük gören, beğenmeyen, soru sormayan, hayata  merakını, ilgisini, cesaretini yitiren, hep onaylanmaya, alkışlanmaya, elinden tutulmaya  ihtiyaç duyan, her daim destek arayan…

İşte bu çocuklardır, kendi çocukları olduğunda aynı hasarı onlara verecek olan…

"Dünyanın bütün hikayeleri aile yaralarıdır. Orada başlar, orada gelişir oraya dönerler"
                                                                                                          M.Mungan
                                                                                                                          


10 Eylül 2011

Taşınırken...





                                                               Hasan Gürsoy



Taşınırken sadece evi geride bırakmayacağım ki...

Senin gülerek beni kapıda karşılayışını da bırakacağım..

Yerleştirdiğin eşyaların yerlerini , çaktığın çivileri de bırakacağım...

Kış akşamları eve gelirken uzaktan gördüğüm evin ışığını, balkonda karşılıklı yediğimiz kahvaltıları / yemekleri, mevsimden mevsime değişimini izleyip konuştuğumuz park manzarasını da bırakacağım...

Hastalığın ilerleyip iyice halsiz düştüğünde çıkamadığın apartman merdivenlerini, aynasına dayanarak durabildiğin asansörü, tutup kalkabilmen için monte ettiğimiz tuvaletteki metal tutacağı da bırakacağım...

Plastik sandalyede oturarak yıkanabildiğin banyoyu,

Yattığın yerden  " ne adaletsiz allahsın sen" diye inlediğin küçük odayı ve son günlerini geçirdiğin salonu da bırakacağım...

ve duvardaki elinin izini...






17 Ağustos 2011

taşınma zamanı


L.Arın

En zoru yılbaşı sonrasında geçen yıl birlikte aldığımız takvimi duvardan indirmekti. Birlikte yaşadığımız son yıl da sona ermişti. Bir hafta depresyonun karanlık kuyularına indim, buzlu camlar arkasından baktım dünyaya. En ufak bir çağrışımda sokak, otobüs demeden dolan gözlerle dolaştım.


Şimdi birlikte oturduğumuz son evden taşınmaya hazırlanıyorum. En kıymetli şeylerini, gözün gibi  sakladığın, biriktirdiğin kitaplarını topluyor, ayırıyor ve elden geçiriyorum.

Yalnız kitaplar mı , yayın hayatı sona ermiş dergiler, hiçbir sayfasına kalem değmemiş değişik yılların ajandaları, çoğu tanımadığım akrabalardan gelmiş kartpostallar, gençliğinin konser, tiyatro ve sergi broşürleri, yüzlerce kitap ayracı, 60-70'li yılların gazeteleri, gazetelerden kesilmiş köşe yazıları ve haberler, sahibinin hala aynı işi yaptığı şüpheli yüzlerce kartvizit, boş defterler...

ya kitaplar...ya kitaplar...

50'li yıllardan günümüze kadar her dönemden, kimi ilk basım, dizgi hatalı, kötü basımlı, kimi eski türkçeli, sararmış kitaplar, kimi imzalı , edebi, felsefi, siyasi kitaplar...

Bu kadar tutku ve özenle korunmuş, saklanmış bir kolleksiyonu yeni bir hayat için bozuyor , dağıtıyor , bağışlıyorum.

Ve bunu yaparken ne kadar bana izin vermiş olsan da senden özür diliyorum.










3 Ağustos 2011

Sevgilim...




                                                           Levent Arın


Sevgilim,

yetimim benim,

aylar nasıl geçiyor zaman hiç geçmezken

...kapılar kapalı, dünya buzlu cam
uyuşmuş gözlerimin önünde
hayat akıp gidiyor hiç kımıldamadan

ikimizin yerine dinliyorum
sevdiğin şarkıları
siyah tişörtünü giyiyorum yatarken
gömleklerini, kazaklarını, kokunu
senin rüyalarını görüyorum ölür gibi uyurken
gün boyu elimde kahve fincanı

kapıyı açmıyorum
telefonlara çıkmıyorum
başını bekliyorum geleceği olmayan hatıraların

Sevgilim,

yetimim benim,
nasıl da kayıtsız gülüyorsun hayata
öldüğünden haberi yok fotoğraflarının...


Murathan Mungan





                                                            

24 Temmuz 2011

Karalatma defteri


 

Bir edebiyat tutkununun "karalatma" defteridir bu. 

Her bir sayfasında şairlerle, yazarlarla yapılmış güzel sohbetlerin, tartışmaların izlerini taşır.

İlk sayfayı Necati Cumalı karalamıştır. Tarih 20.02.1976'dır.

Cumalı'yı iki güzel şiiri ile anmalı...

 

ÇIPLAK


Dudakların aşkla ıslak
Cennetten kovulan ırmak
Yatağımda çırılçıplak
Her gece gürül gürül ak
Yıkık yönlerimi götür
Umutsuzluğumu yıka
Yarına beni değiştir

Geldiğin yerlerim yeşil
Gittiğin yerlerim kurak


SONUNA GELİYORUZ

Sonuna geliyoruz dostum
Eksiliyor soframızda
Bir bir iskemleler

Duyuyorum içimde
Yeşeriyor baş verip
Toprağa vereceğim tohum

Bu yaştan sonra her şey
Uzak yakın bana eşit geliyor
Toprağı daha bir seviyorum