5 Ekim 2014

edebiyat ne işe yarar?






           Kitaplar her zaman bana iyi gelir, duygularıma ortak, düşüncelerime tercüman olur,  dünyada benimle aynı şeyleri yaşayan, hisseden, düşünen insanlar olduğunu göstererek yalnızlığımı azaltır.
        
        Edebiyatın ne işe yaradığını etkileyici bir şekilde anlatan bu güzel  videoyu izleyince sizinle paylaşmak istedim, ingilizce alt yazıyı anlama da zorlananlar için bazı yerlerini kendimce çevirdim :
  • Dünyada bu kadar önemli şey olurken kitap okumak büyük zaman kaybı gibi gözükse de aslında en zaman kazandırıcı araçlardan biridir. Bu sayede yüzyıllar boyu birikmiş anı, bilgi ve tecrübeyi çok kısa bir sürede öğrenebilirsiniz.
  • Edebiyat hepimizin kullanabileceği bir 'gerçeklik simülatörü'dür. Hayatınız boyunca  deneyimleyemeyeceğiniz olayı, insanı orada bulabilirsiniz,  bize yaşayamayacağımız, göremeyeceğimiz hayatları, insanları, ülkeleri gösterir. Bir insan öldürmenin, boşanmanın, işten atılmanın, vicdan azabı çekmenin, çölde kalmanın, bir ülke yönetirken çuvallamanın nasıl bir şey olduğunu çok kısa bir sürede öğrenebilirsiniz.
  • Edebiyat zamanı hızlandırır.Çocukluktan yaşlılığa bir ömrü bir günde görebilirsiniz.
  • Roma generali, 11.yüzyıl fransız prensesi, işe yeni başlamış rus bakıcı gibi başka yerde tanışamayacağınız insanlarla tanıştırır.
  • Edebiyat kıtalar ve yüzyıllar arasında gezdirir ve sizi bir dünya vatandaşı yapar.
  • Olaylara durumlara başkasının gözünden bakma imkanı sağlar.
  • Edebiyat sayesinde kendi hayatınızı başkalarınınkiyle kıyaslayabilirsiniz.
  • Genellikle gösterdiğimizden daha tuhafızdır. Çoğu zaman aklımızdan geçenleri söyleyemeyiz. Ama gerçek kimlik ve hislerimizi kitaplarda bulabiliriz. Bazen bizi bizden daha iyi anlatan satırlara denk geliriz. Yazarlar bize kendimizi keşfetmenin anahtarını sunar.
  • Yazarlar iç dünyamızda yaşadığımız ve adını koyamadığımız  kırılgan, tuhaf, özel deneyimlerimizi tanımlayacak kelimeleri bulurlar
  • Kitaplar gerçek dostlardır, ihtiyacınız olduğu her zaman el uzatırlar, durumu, olayı, gerçeği en yalın haliyle açıklarlar.
  • Hayatta en büyük korkumuz başarısız olmak, işleri berbat etmektir. Bir çok kitap başarısız olanların, her şeyi eline yüzüne bulaştıranların hikayelerini anlatır. Ancak onları medya ve popüler kültürün yerden yere vuran kolaycılığıyla yargılamaz, itip kakmaz. Anlamaya çalışır.
  •  Bütün bu çabasına rağmen edebiyat hayatı bölen, dikkati dağıtan, eğlencelik bir şey gibi algılanır. Boş zaman doldurucudur. Plaj eğlencesidir. 
  • Oysa edebiyat aslında bir terapidir. Bilgelik, iyilik ve aklıselim içinde yaşamamızı sağlar.

18 Ağustos 2014

“seninle birlikteyken olduğum insanı seviyorum.”



 starling edwards

(aşağıdaki yazıyı -aynı zaman da kitabı da olan- Chelsea Fagan adlı bir blogger yazmış,  adını bilmediğim biri de türkçeye çevirmiş. hoşlanarak okuduğum bu yazıyı ben de kısaltılarak alıntıladım ve sizinle paylaşmak istedim) 

 
"birisinin ilk defa seni seviyorum dediği anları tam olarak hatırlayamıyorsun. halbuki ne kadar uzun süredir bekliyordun ama tam da gerçekleştiği zaman sağır oluyorsun. kulakların sanki televizyonda bir acil durum duyurusu veriliyormuşçasına çınlıyor. 
bu bir acil durum duyurusu ve sen duyamıyorsun. 
sanki beynin kelimeleri anlamak istemiyor, çünkü anlarsan sadece hayal dünyanda değil gerçekten varlıklarını kabul etmen gerekiyor.
...
 
“seni seviyorum” geceleri yanında uyuyan insanı seyredip, neden seni hala terk etmediklerini ve ne zaman terk edeceklerini düşünerek geçirmek demek. birisiyle ışıklar açıkken çıplak olmak, vücudunun bütün kusurlarını sergilemek demek. daha önce sayısız kez olduğu gibi hayal kırıklığına uğrama riskini göze almak demek.  

bir gün kalkınca aynaya bakıp “burada ne işim var? çok çok daha iyisini bulabilirim” diyecekleri korkusunun gerçeğe dönüşmesi demek.

bu yüzden yalnızlığı seçtin. yalnızlığın sana sağladığı güvence ve özgürlüğü seçtin çünkü risk almana gerek yoktu. sabaha kadar uyanık kalıp televizyon izleyebilir, dondurma yiyebilir, internette takılıp beynin bir dakika bile nefes almasına izin vermeyebilirsin. günlerini kitaplara, kahveye ve kapıdan girer girmez alman gereken şeyleri unuttuğun marketlerde vakit öldürmeye ayırabilirsin. 

günleri küçük anlamsız işlerle doldurup, istediğin tek şeyin uyumak olduğunu, ayaklarının acıdığını düşünebilir, vücudunun ağırlığını hissedebilirsin. kendini kaldırımlarda aşındırabilirsin,

ve aşındırırsın da ve bu kendini iyi hissettirir.

ve eğer birisiyle yatmak istersen yatabilirsin. internetten kendine burger king’den sipariş veriyormuşçasına birisini bulabilir onu yatağa atabilirsin. ışığı açmana gerek yok, çünkü seni tanımıyor. sabah gidip gitmeyeceği konusunda endişelenmene gerek yok, çünkü gideceğini biliyorsun. her şey açık ve net, hayal kırıklığına yer yok. “seni seviyorum” gibi değil.

bazen hayatın boyunca seni kimsenin sevmediğini düşünüyorsun. yüzüne söylendiğinde bile hep şüpheye düştün. çünkü, itiraf etmek istemesen de, kendini sevdiğinden pek emin değilsin. dergilerdeki aynaya bakıp kendine iltifat etmeni tavsiye eden saçma makalelere uymayı reddediyorsun. eğer birisi sorarsa, nesnel olarak iyi taraflarını sayabilirsin. ama “kendini sevmeyi” bir türlü öğrenemedin.

bazen herkesin numara yapıp yapmadığını merak ediyorsun.

çünkü kendi bedeninde olmanın, kendi hayatını yaşamanın, kısacası kendin olmanın ahım şahım bir şey olduğunu hiç düşünmedin. kendinle o deli dolu aşkı yaşamadın, o derin bağlantıyı hissetmedin, kendinle gurur duymadın. belki başkaları hissetti ama sana seni sevdiklerini söyledikleri her zaman kelimeler sanki kulağına erişmeden bir çeviri programından geçti. ne demeye çalıştıklarını biliyordun ama anlamı sana tanıdık gelmiyordu. “seni seviyorum” dediler, sen de “ben de seni” dedin.

kimsenin seni sevmeyeceğini düşünüyorsun, çünkü neden sevsinler ki? 

kimse o uçurumu aşıp, karnını, saçlarını veya gözlerini gösterip kendinle, yanında olmakla ilgili harika şeyleri görmeni sağlayamayacak. belki de problem bu: kimsenin senin için istediğin hisleri besleyemeyeceği korkusu. belki istediğin şey birinin senin kendini sevmeni sağlaması, o boş pozitif mesajların altını doldurması, yalnızlığın, televizyon izlemenin ve son ses müzik dinlemenin ulaşılabilecek en ideal durum olduğu düşüncesini yıkması.

belki istediğin, seni rezil olma korkusuna rağmen ilk adımı atacak kadar güvende hissettirecek birisi. çünkü “seni seviyorum” dediğin zaman aslında söylediğin şey,

 “seninle birlikteyken olduğum insanı seviyorum.”



13 Mayıs 2014

terapist bana napacak?

N.Arın



her huyunu, her halini, kokusunu, yüz ölçümünü ezbere bildiğin, yanında huzur bulduğun ve sevdiğin insanlarla birlikte olmak istersin hep...

hayatı onlarla yaşamak, onlarla gezmek, sohbet etmek, onlarla yaşlanmak...
sıkıntılıyken onlarla dertleşmek, içimizi dökmek...

iş kendine bakmaya/yüzleşmeye ( terapi) geldiğinde ise tam tersi geçerlidir, hiç tanımadığın bir insan en iyi sonucu verir...

seni can kulağıyla ve önyargısızca dinleyen bir yabancıya içini dökmek, yaralarını, zayıflıklarını, suçluluklarını dile getirmek...

işte bu iyi gelir insana...

arkadaşın, akraban, sevgilin olmayan, sevgi, nefret, kırgınlık, kızgınlık ,kin veya acıma hissetmediğin, alttan alta rekabet etmediğin, küçümseme  veya hayranlık duymadığın, dolayısıyla sana  itici veya çekici gelmeyen birisine zaaflarını, utançlarını, acılarını anlatmak...

işe yarar...

işe yarar çünkü böylece sadece kendine, içine, hayatına, duygularına odaklanabilirsin...

onun seni dinlediğini, anladığını görmek, hayatına dışarıdan bakan birinin bakış açısını dinlemek iyi gelir...

tanıdık birisiyle özeli paylaşmanın getirdiği "hakkımda ne düşünecek şimdi, başkalarına anlatır mı, benden uzaklaşır mı, sevgisi azalır mı..." gibi kaygılar, korkular olmadan sadece kendine ve hayatına dalarsın..

onun sorularının, sözlerinin, yüzleştirmelerinin altında art niyet, ima, laf sokma, gönderme vb. aramazsın...

çünkü o bir yabancı...

sana yalan söylemesi gerekmiyor, sürekli övmesi, pohpohlaması gerekmiyor, sadece duymak istediklerini söylemesi gerekmiyor, bu yüzden sözleri kulağına dürüst, inanılır ve kabul edilebilir gelir...

bu yüzden onunla anılar, yaşananlar, söylenenler, söylenmeyenler, yapılanlar, yapılamayanlar üzerine konuşurken bazı şeylerin farkına varmaya\yüzleşmeye başlarsın...

mesela bencilliğinle\narsizminle yüzleşirsin; insanları kullanma eğiliminle, sürekli talepkar davranırken, verici olmamanla, insanları senin ihtiyaçlarını gideren birer nesne gibi kullanıyor olmanla, sömürücülüğünle, yalancılığınla...

kötü niyetinle yüzleşirsin...intikam almak isteyen, kin tutan, kıskanan, nefret eden, zarar vermek isteyen yanınla...

zayıflıklarınla, çaresizliğinle, kendine güvensizliğinle, kendini beğenmemenle , çocuk gibi sürekli onaylanma, takdir görme isteğinle yüzleşirsin sonra...

utanırsın bunları görünce, suçluluk duyarsın ama iyi gelir, görmezden gelmekten vazgeçersin...

işte bunları kabullenmekle başlar iyileşme, değişme...

çünkü Yalom'un dediği gibi "en iyiye giden yol en kötüye bakmaktan geçer" 




6 Mayıs 2014

gamlı baykuşa...





şiiri çok severdin ,son okuduğun şiirler Cahit Koytak'ın şiirleriydi...
bir mayıs ayında yazılmış bu şiir bir mayıs ayında uçup giden senin için olsun:

 
Bilinen en ağır elementin ruh olduğunu
ve bu önermenin, göğün direksiz durduğu,
İsa'nın babasız doğduğu, ne kadar doğruysa,
Tam işte o kadar doğru olduğunu
Daha önce söyleyen oldu mu size hiç?
Duymadıysanız,şimdi ben söylüyorum bunu!

Doğrulaması kolay bunun, bayanlar baylar:
Terazinin bir kefesine kendi ruhunuzu
Ve onun çektiği ıstırapları koyun,
Dünyada var olan öteki bütün acıları da
Öteki kefesini ;

Herkesin terazisi,kendi çektiklerinden
Daha ağırını tartamayacağına göre,
Elbette dağ gibi ağır basacaktır
Ruhunuzu koyduğunuz kefe!

O ruh ki,dümen başında dalıp gittiği, hep
Biraz seraptır, biraz da rüya.
Ve uyandığında
Kendi içinde bulduğu,
Hep gölge-dünyadır,
Oyun-dünyadır,
Şu bildiğimiz yalan-dünya...

Gördüklerine katlanmak için seçtiğin yolsa,
Böyle durup dinlenmeden şiir salgılamaktır,
Ağustos böceğinin yaptığı gibi, efendimiz:
Dile gelenle 'dile gelmeyeni' eşleştirip de
Bu yolla çevirmek büyük kakafoniyi,
Küçük de olsa, bir senfoniye...

Cahit Koytak \ 21 mayıs 2008
('Ruh' Üzerine Karışık Tezler-Yeni başlayanlar için metafizik )




16 Nisan 2014

CESARETsiz...


Bernard Courtalon



"mezar taşına seninle ilgili bir cümle yazılsa ne yazılırdı?"

benimkine " korkaktı,  bi çok şeyi yapmaya cesaret edemedi" yazılacak...

hayatım hayallerim, isteklerim ve  bunları gerçekleştirme konusundaki cesaretsizliklerimle geçiyor...

ömrümde cesaretli davrandığım her durumda kazanmama rağmen niye bu kadar cesaretsizim?

işte önemli soru bu...

oysa iş hayatımı da evlilik hayatımı da cesaretim belirledi

üstelik  ölümü çok yakından gördüm. hayatın korkularla kaygılarla geçirilemeyecek kadar kısa olduğuna tanık oldum.
ölüm insanı nasıl da cesaretlendiriyor, hiç kimsenin hiçbir şeyin düşündüğün kadar önemli olmadığını gösteriyor sana , "ayıp olur"  cümlesinin hayatını anlamsızca felç ettiğini fark ediyorsun...

üç yıl önce buraları terk ederek başka bir şehre gidip başka bir hayata geçmeye, başka insanlarla yaşamaya cesaretim vardı (kaybedecek bir şeyinin olmaması duygusu)

sonra devam etme mecburiyeti ile hayat beni yeniden oyalamaya, uyuşturmaya başladı...

ve artık cesur olduğum anlar o kadar az ki , zamanımın çoğu gene korkarak , endişelenerek ve vazgeçerek geçmekte...

cesareti olanlar hayatını değiştirebiliyor, hayallerini gerçekleştiriyor, rutinin, sıradanlığın, alışkanlıkların dışına çıkabiliyor...

cesaret riske girmek demek, riske girmemenin güvenli rahatlığı ise sıkıcı bir hayat demek...

hayatından memnun olmayan, sıkılan, şikayet eden ama öte yandan da hayatı değişecek diye ödü kopan insanlardan oldum yine...

garantici, korkak tarafım ile maceracı, cesur tarafım sürekli bilek güreşinde...

ama  insan kendisi için gösteremediği cesareti değer verdiği başkası için gösterebiliyor, bunu da yaşadım ve kendime hayret ettim...

ve aslında  içimizde tir tir titreyen bir korkak olsa da sandığımızdan daha cesur ve dayanıklı olabildiğimizi gördüm...

peki bunu sadece mecbur kaldığında değilde  ihtiyaç duyduğun her an harekete geçirebilmenin yolu nedir?


6 Nisan 2014

affetmek...

G.Klimt



AFFETMEK ÜZERİNE... alıntılar 
(K.Sayar)


"Affetmek ruhunuzu canlandırır. Artık size mıknatıs gibi yapışmış öfke ve dargınlıkları taşımak zorunda değilsiniz."

"Adımlarınız hafifler ve günlerinizi şikayetlerin gölgesinde geçirmezsiniz."

"Affetmek, istenildiği takdirde herkesin öğrenebilecegi bi yetenek."

"insanlarin çoğu zaman affedememelerinin sebebi intikamin, affetmekten daha mantıklı olduğunu düşünmesidir. intikam veya sadece intikam fantezileri, sarhoş olmak veya boş boş dolaşmak gibidir."

"Birçok insan için ruhun özgürlesmeşi için atılan en zor adımdır affetmek. Ama gerekli ve zorunlu bir adım. Affetmediğimiz sürece o kişiye zincirle bağlı dururuz. ileriye gidemeyiz. Yüreğimiz hafifleyemez, gecenin garip saatlerinde kendimize duygusal işkence yapariz. "

"Affetmek Latince 'bağları çözmek' anlamina geliyor. Yüreğimizi sıkıştıran bağlari çözmektir affetmek."

"Affetmemek, bizim iyileşmemizi, sağlıklı ve doyumlu bir yaşam sürmemizi engeller."

Affetmek ise, geçmişi geçmişte bırakıp, 'anı' yaşama ve geleceğe umutla bakma özgürlüğünü verir. Buna rağmen çoğu insan hayatındaki bazı insanlari affetmeye yanaşmaz. "

"Affetmek geçmişi değiştirmez ama gelecegi değiştirir"

"Affetmemenin yaşamımızdaki bedelleri; depresyon, düşük özgüven, zarar veren ilişkiler içinde takılı kalıp kendini cezalandirmak; hayatin guzelliklerinden kendini ve başkalarını mahrum etmek; fiziksel, duygusal, zihinsel ve ruhsal hastalıklar; kazalar, bağımlılıklar, zararli alışkanlıklar, hayattan tat alamama hali ve strese bağlı tüm sorunlardır."

"Affetmemek ruhta bölünme yaratır. Bir tarafınız intikam arzusuyla yanıp tutuşur, diğer tarafınız bu duyguyu bastırmak ister. Bir tarafiniz kaçıp gitmek ister, diğer tarafınız cesur olmak ister. Bu içsel çatısma, enerji kaybına, özgüven düşüklüğüne, sevme ve bağlanma korkusuna sebep olur ve yaratıcılığınızı engeller."

"Affetmek, başkalarinin yaptığı yanlıştan ya da koşullardan dolayı kendimize acı vermeye son vermektir. Affetmek hayatin akışınana yeniden katılmaktır."

"Affetmemek sadece affetmeyen kişiye acı verir."

"Affetmek, kendinize verdiginiz bir armağandir; kızgınlık, öfke ve acıdan özgürleşmektir. Affetmeyi sectiğinizde gecmişte yaşamak yerine anda yaşamayi ve geleceğe yatirim yapmayı seçersiniz.

Affetmek kendi kendine olmaz, bilinçli bir seçimle olur. Unutmazsınız ama duygusal yükten kurtulursunuz."

"Gerçek affedişin ödülü özgürleşmektir. Acıyla yüzleşmeyi göze almak, korkularimizla ve kızgınlığımızla yüzleşmeyi de göze almaktır. Özgürleşmek ancak acıların içinden geçmekle mümkün,

"Acılarla yüzleşmek ise bizi derinleştirir, olgunlaştırır ve anlayış kazandırır."

"Acı, incinme, öfke, kızgınlık, yalnızlık duygusundan özgürleştikçe iyileşmeye başlarsınız."

" Nefret çok güçlü bir enerjidir. Bu enerjiyi başkalarina yöneltirseniz, başkalarina kesinlikle zarar verirsiniz ama kendi ruhunuza daha büyük zarar verirsiniz. Eger sahte affedişle gerçeği bastırırsanız, gölgenizin esiri olmuş bir halde kabuslar görerek yaşamayı sürdürürsünüz. Ama bu nefret enerjisini kanalize ederseniz hayatinizda huzuru, gerçek merhameti ve dürüst affedişi başaracak kadar gerçek gücünüzü kazanırsınız."

 "affetmek en iyi iyileşme yoludur."


8 Mart 2014

bildiğim ben / sezdiğim ben...



aslında kendimizi ne kadar tanıyoruz ? klişe bir soru oldu biliyorum...

yüzümüzü yıkarken, saçımızı tararken , dişimizi fırçalarken izliyoruz kendimizi, toplasan beş-on dakikayı geçmez...

oysa eşimiz, dostumuz, komşumuz, iş arkadaşımız konuştuğumuz herkes saatlerce görüyor bizi, bizim farkında olmadığımız tavırlarımızı, mimiklerimizi, bakışlarımızı, jestlerimizi izliyorlar. biz de onlarınkini izliyoruz ama kendimizinkini  bilmiyoruz...

ne yaptığımızda itici, hangi tavrımız, bakışımızla çekici, sevimli, sempatik oluyoruz  bilmiyoruz...

gözlerimizin taa içine bakanlar tutkularımızı , korkularımızı, utancımızı, sevincimizi, hüznümüzü nereden okuyorlar  bilemiyoruz...

farkında olmadan neler yapıyoruz da sevdiriyoruz ya da nefret ettiriyoruz kendimizden,  insanları nasıl etkiliyoruz? bilmiyoruz...

onun içindir fotoğraflarda/videolarda herkesten önce, merakla ve bazen şaşkınlıkla, gözlerimizi ayırmadan kendimizi seyredişimiz...

bir kısmını biliyoruz aslında, bilmek değil de seziyoruz... sezdiğimiz iyi yanlar sevindiriyor da sezdiğimiz olumsuzluklarımız rahatsız ediyor, utandırıyor bizi , yüzleşmek istemiyoruz, hemen unutmak, yok saymak istiyoruz, yapıyoruz da...

kendi bildiğim "ben" ile insanların tanıdığı "ben" önceden beri düşündüğüm bir konudur, yeniden aklıma takılması ayşe sayesinde oldu...

bütün bunları  ayşe'nin "nefretini, öfkeni bile yazsan ben sevinçle, umutla okurum..." yorumu üzerine  yazdım...
 
bu blogda genelde kendimi, hallerimi, düşündüklerimi, yaşadıklarımı anlatan yazılar yazıyorum...
bence çoğu sıkıntılı, karamsar, hüzünlü yazılar... belki  kendimi ve hayatımı öyle gördüğüm içindir...

oysa bu yazıları okuyan  birisi   yazdıklarımda "umut" ve "sevinç" bulduğunu söylüyor...

bu çok şaşırtıcı ve etkileyici...

ben de kendime ayşenin gözleriyle bakmak ve onun gördüklerini görmek isterdim...