31 Temmuz 2012

acıların çocuğu...

 N.Arın



"hatıra defterime baktığımda hayatımda sevinçten çok üzüntünün olduğunu görüyorum" yazmışım 20 mayıs 1983'te...

evde çekmeceleri karıştırırken ortaokuldan beri zaman zaman yazdığım günlüklerimi buldum.

ortaokul ve lise günleri bol kanamalar... aciller... hastahanede yatmalar... kan nakilleri... kanserden ölen mahalle ve sınıf arkadaşı... kazada ölen arkadaşımın abisi... kuşumuzun ölmesi ... kötü geçen sınavlar..."aptal tipli" tarihçinin bana zayıf vermek için elinden geleni yapması... parasızlık gibi trajik olaylarla dolu.

sanki kemalettin tuğcu romanındaki acıların çocuğu benim...

mutlu olduğum ve eğlendiğim günler de var (doğum günleri, yılbaşılar, öğrenci kampı, okulun son günleri vb.) ama azınlıktalar. galiba acı, üzüntü duyduğum olaylardan daha çok etkilenip daha fazla yazmışım...

sonuçta mutlu olduğum bir çok günü artık hatırlamıyorum ama üzüntülü günlerim ayrıntısıyla kaydedilmişler.

okurken yazdığım bazı cümleler beni hem güldürdü hem de kendim üzerine düşündürdü... bir kaç örnek ;

- "uğruna sıkıntılar çektiğim üniversite bu mu? tanrım ne olacağım ben memur mu?" (1985)
   
   (evet... doğru tahmin)

- "tanrım kendimi bulmama yardım et"(1985)

   ( bulacaksın ama insanların yardımıyla... )

- "hayatımı değiştirmek, kendimi değiştirmek, bu düzeni değiştirmek istiyorum" (1985)

   ( yürü be...kim tutar seni... )

- "dün doğum günümdü, 19'a adım attım...20'ye yaklaşmak gözümü korkutuyor"

    (ah canım, yerim seni )

"içki içmek ,pink floyd ve rock dinlemek, ağlamak çok güzel..." (1986)
     
     ( hala ortak noktalarımız var)

- "başka bir yerde, başka bir ortamda ve farklı kişilerle yeni bir yaşama başlasam..."(1986)

    (vazgeçilmez bir hayal olarak kalacak...)

- "mutlu muyum diye sorduğumda yanıt veremiyorum..."
  
     (işte hiç güncelliğini yitirmeyen soru... )







28 Haziran 2012

tatil zamanı


N.ARIN



tatil zamanı...

tatil hayallerimi arz edeyim :

bol bol uyuyayım, özlediğim öğle uykularına yatayım...

ayağımı uzatıp evimde oturayım, seyredemediğim filmleri ve house'un tüm bölümlerini seyredeyim...

ertelediğim işleri - çekmeceleri düzenlemek, odaları elden geçirmek vs.- yapayım...

bozmaktan korkmadan, cesaretle  hayal  dolu resimler yapayım...

sonra arkadaşlarla vakit geçireyim, yemeye içmeye, gezmeye, çok konuşup çok gülmeye gidelim...

başka boyutlara geçip kendimi unutarak, sürüklene sürüklene kitaplar okuyayım...

tabi ki biraz da gezeyim...

ama bol yeşillikli, bol ağaçlı, mümkünse serin ve sakin  yerlere gideyim...

güzel yürüyüşler yapıp fotoğraflar çekeyim...

ulu bir ağaç altına oturup oranın seslerini dinleyeyim...

bir köy göreyim mümkünse, zigzag takkeli bezgin dedelerin oturduğu 
kahvesinde meraklı bakışlar altında bir bardak çay içeyim...

gittiğim küçük ilçelerden, köylü pazarlarından  peynirler,  tereyağları, nar ekşileri alayım...

saate bakmadan, zorunluluksuz ve sorumluluksuz günler yaşayayım...

tembellik edeyim...

e tatil bu değilse  nedir :)








15 Haziran 2012

neden ?







 kristen borresen



hep sağlıklı beslenir, sebze yer, etin yağsızını alır, sıcak yemeklerde bile zeytinyağı kullanır... margarini eve sokmaz...kızartma da yapmaz... esmer ekmek yer...fastfood nedir bilmez...

öyle hareketsiz de değildir, sık sık yürüyüş yapar... ilaç filan da kullanmaz... stresi sıkıntısı da yoktu…

hep bu sebzelere koydukları hormonlardan... doğal bir şey kalmadı ki... domatesler taş gibi, ne tadı ne kokusu var… patlıcanlar da buzdolabında büyüyo artık...

her şeyin içine katkı maddesi koyuyolar …ekmekler bayatlamıyo, yoğurtlar ekşimiyo, sütler bozulmuyo…

baz istasyonlarını da her yere diktiler, karşı apartmanda bile var…”

karşı komşumun annesine rahim kanseri tanısı konmuş…

şok, şaşkınlık, kaygı ve korku içerisinde kafasında ki “neden oldu ?” sorusuna cevap arıyor.

onunla konuşurken aynı cümleleri kimbilir kaçıncı kez duyduğumu ve konuştuğumu düşündüm…

benim de nasıl harıl harıl neden aradığım, o nedenleri bir türlü bulamadığım, kimleri, neleri suçlayacağımı bilemediğim  anlar aklıma geldi… 

insan, bir yerlerden, birilerinden, üreticilerden, satıcılardan, doktorlardan, yok şu ömür uzatıyo/ yok bu çok faydalı yazan gazetelerden, dağdan, taştan, kaderden , tanrıdan aklına gelen her şeyden hesap sormak istiyor...

nedeeeeeen ?

ancak durumu kabullenip sakinleyince bunun cevabı olmayan bir soru olduğunun farkına varıyorsun…

neden bu iklimde, bu ülkede, bu ailede ,bu cinsiyette, doğduğumuzun cevabı olmadığı gibi...

bunları söylemiyorum komşuma…

çaresiz o da bu yoldan geçecek…kendi sorgulamalarını yapacak… 

öfkesi biraz yatıştığında  hayatın tesadüfiliğinin ve anlamsızlığının farkına varacak...




8 Mayıs 2012

gelincikler açtı gördünüz mü ?





önce narin,    
                    zarif ,
                               boynu bükük,
                                                       iddasız bir tomurcuktur…
sonra titrek, 
                     ürkek,
                                 bumburuşuk açıverir…

kırmızı gibi iddialı, bas bas bağıran ve 

siyah gibi vurgulu renkleri olmasına rağmen 

ne kadar narin ne kadar kırılgandır gelincik...

bu yüzden çok severim onu … 

bağımsızlığına düşkündür,
                                              ele geçmezdir,
                                                                        dokunulmazdır.

dokunulduğu an kendini bırakır, 
                                                      yaprağını döker, 
                                                                                   güzelliğinden vazgeçer  

ölüverir...








5 Mayıs 2012

insan niye doğum gününde ölür? (2)




hala bu sorunun cevabını arıyorum...

geçen yıl dile dökemeyeceklerimi dostumuz öyle güzel  anlattı ki...
daha iyi anlatılamaz...

hayatımda gördüğüm en dürüst ,en ahlaklı, en bilge insandın...

kendi vicdanına ve ahlakına asla ters düşmeyecek kadar onurluydun... 

doğrudan taviz vermediğin için mi bu kadar sevildin, bu kadar saygı gördün yoksa hiçbirimizin olamadığı kadar insancıl olduğun için mi? 

gözüne baktığın insanın içini okuyabildiğin, her koşulda her sorunda sonsuz destek verebildiğin, bencillikten bu kadar uzak kalabildiğin için mi bu kadar çok insanda izin duruyor ?

bu kadar çok anılmak ve sevilmek insanın  elde edebileceği en değerli şey olmalı...

beni sorarsan sana söz verdiğim gibi iyiyim, eskisi kadar olmasam da...

neşeli günlerim de var, hüzünlü günlerimde...güldüğüm zamanlarım da var ağladığım zamanlarım da...

battaniyeni yıkadım sonunda ama son yaptığın zeytin hala dolapta duruyor...

eski şiddetinde olmasa da seni hatırlatan şeyler canımı acıtmaya devam ediyor...

daha alamadığım yiyecekler var... ama elbet alırım...elbet bi gün denize de girerim... ama bi daha fethiyeye gidermiyim bilmiyorum...

bazı anıları unutmaktan bazılarını ise hiç unutamamaktan korkuyorum...

neyseki depresyona izin vermeyen dostlarım var...

en zoru boş eve girmek oluyor...sessiz akşamlara da gittikçe alışıyorum...

büyülü hayatımın geride kaldığının farkındayım...sıradan hayata alışmaya çalışıyorum...

bi de seni çok özlüyorum...







25 Nisan 2012

ölmeden önce...



Helga Berger




 son nefeslerini vermek üzere olan insanları evlerinde ziyaret edip bakımlarını üstlenen avustralyalı yazar Bronnie Ware...
 
''Ölmek Üzere Olanların En Yaygın 5 Pişmanlığı'' adlı bir kitap yayımladı...
 
işte o beş pişmanlık: 
- keşke başkalarının benden bekledikleri yerine kendi istediğim hayatı yaşayacak cesaretim olsaydı...
- keşke bu kadar çok çalışmasaydım...
- keşke duygularımı açıklayacak cesaretim olsaydı...
- keşke arkadaşlarımla ilişkimi kesmeseydim...
- keşke daha mutlu olmama izin verseydim...
 
"keşke" den daha çok can yakan, daha hüzünlü bir  kelime var mı ?
 
 
 
 

12 Nisan 2012

ben bazen...





biliyor musun, ben bazen aya gidiyorum…

dünyadan elimi eteğimi çekiyorum, herkesten uzaklaşıyorum ve aydan bakıyorum dünyaya…

koşuşturan insanlar görüyorum bir telaş bir telaş… 

para kazanma, en iyi , en güzel olma, diğerlerine yetişme, kimseciklerden geri kalmama vs. vs telaşı...

hem diğerleri gibi hem de onlardan farklı olma telaşı…

okul, iş, ev, çarşı-pazar, alışveriş, çoluk-çocuk, akraba, konu-komşu, dedikodu,  siyaset, dizi, eğlence falan filan hadi hep beraber … 

yuvarlanıp gidelim…

işte ben aya çıktığım zamanlarda uzaktan seyrediyorum bu büyük düzeni, bu büyük kaosu…

benden başkası da olmadığı için mecburen kendimle konuşuyorum orada:

“burada çok kalamazsın” diyorum,

“aşağı inmeli usulca aralarına karışmalı, koşturacak birşeyler bulmalısın”

“ne anlamı var? bir süre sonra hepsinden sıkılacağım ve gene buraya geleceğim”

“çünkü yaşamanın başka yolu yok...”