28 Aralık 2015

"Biterken yılın son günleri"


                           
 Pierre Gutierrez

BİR YILIN SON GÜNLERİ

I. 

Bir yıl daha bitiyor
İşte bu kadar duru,bu kadar yalın
Bu kadar el değmemiş
Sıradan bir gerçeği daha
kolları bağlı hayatımızın
Bu şiire nasıl dahil edilebilir bir yılın son günleri
Her sonda,her başlangıçta ve her defasında
Alır gibi başkasını karşımıza
Perdeler çekip,ışıklar söndürüp
oturup yatağın içinde bir başımıza
Sorgulamak kendimizi
Öğrenmek ikimizin anadilini,ikinci belleğimizi
Öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini
Bu aynanın dehlizlerinde gezinirken görürüz
Karanlık günlerimizin kenar süslerini

.....

II.

Bir yıl daha bitiyor
Düşlerim ,tasalarım,yarım kalmış onca şey
Her yıl biraz daha kısalıyor bir öncekinden
Bana mı öyle geliyor
Yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman
İnsan yaşlanırken?

 III.

Kırdım mı incittim mi birilerini?
Kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler.
Kendimi yeniledim mi yazdıklarımda?
Yeniden düşünmeliyim
Dostluklarımı, ilişkilerimi
Dağınık yatağım,mutsuz yatağım
Çoğalttım mı eksiklerimi?
Gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı
Yitirdim mi yoksa masumiyetimi?
Borçlarımı ödedim mi?
Doğru seçtim mi soruların fiillerini?
Tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,
giysilerim ütülü, odam düzenli mi?
Ödünç aldığım kitapları geri verdim mi?
Geri verdim mi aldıklarımı:
Aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları
Kitaplara, sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?
Yokladım mı duygularımı
Hala sevebiliyor muyum insanları?
Ovmalı gümüşleri, bakırlarımı; cila geçmeli ahşaplarıma
Ovmalı umutları
Saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları eksik etmemeli ağzımızdan
Hançer kıvamındaki o karamizah tadını
Şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım Yavuz'a
Sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım
akşama
Yeni bir yıla
Ama nedense herşeyin tadı dağılıyor ağzımda
Bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında
Aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta

IV.

......

Kaç zamandır duru, yalın, çalışkan, iyi insanlar özlüyorum
"içtenliğin" yada "dünya görüşünün" kirletmediği
Kendime bir yeni yıl kartı yazarak bunları diliyorum.

V.

Sabahları açık penceremin soluduğu kent
Nabzında yüzyılın dağınık sancısı
Dumanı üzerinde tüten yıkıntılar
Hangi anlamı kuşanabilir şimdi yeni bir yıl
Umutsuzluk sözlüğünden karşılıklar aranırken hayata
Hangi söküğünü dikebilir bu yaralı kuşak
Hangi yüreğe öğretilebilir unutmak!

Aranıp duruyorum adresini yitirdiğim insanları
Vitrin camlarına yansıyan yüzlerde
Bilmiyorum kalmış mıdır adresini yüzlerinde taşıyan insanlar
Hala bir umut var mıdır
Çıkmaz bir sokağa benzeyen bu avare avunması vitrinlerde

Murathan MUNGAN / MIRILDANDIKLARIM



25 Kasım 2015

iyi hoca olmak...



 Nuri Bilgin

bölümün en karizmatik, en popüler, en sevilen hocasıydın...

daha dersine girmeden eski öğrencilerden ününü duymuş, merak eder olmuştuk..

ancak seninle tanışmak için üçüncü sınıfta sosyal psikoloji dersi alıncaya kadar bekleyecektik...

sosyal psikoloji; toplum psikolojisi, grup baskısı, sosyal uyum, itaat gibi birbirinden ilginç ve zevkli konuları içeren bir dersti, çok sevmiştim... 

dersine girmeye başlayınca neden bu kadar çok sevildiğini, popüler olduğunu anladık; öğrencilerine arkadaşça ve eşit muamele ediyor, fikirlerine, yorumlarına, kişiliklerine değer veriyordun... 

kuru kuru ders anlatmıyor, renkli tartışma ortamları yaratıyordun...

başka hocalar derse devamı sağlamak için imza takibi, yoklama vb. yollar izlerken senin imza  almadığın derslerin tıkabasa dolu geçiyor,  hatta başka bölümlerden seni merak eden arkadaşlarımızı derslerine konuk ediyorduk... 

konuları ezberlememizden çok yorumlamamıza önem veriyor, sınavlarda  bizi şaşırtıyordun...

dönem konularını harıl harıl çalışmış olarak girdiğimiz  bir sınavda tarihsel bir olayın, mesela "hitler almanya'sındaki alman toplumunun hitlere böylesine destek vermesinin sosyal psikolojik yorumu" gibi bir yorum sorar "bitiren odama getirsin" deyip giderdin...
bütün sınıf birbirimizle konuşarak tartışarak kendi yorumumuzu oluşturmaya çalışırdık...

milgram'ın  itaat deneyini sınıfta canlandırırken ne kadarda çok eğlenmiştik hiç unutmam...

böyle tartışmalı bir derste söylediklerin beynime çakılı kaldı:
                    
                       "acı da birlik olmaz, hazda birlik olur,
                          herkes benim gibi acı çeksin değil,
                       herkes benim gibi mutlu olsun demelisiniz" 

bana sosyal psikolojiyi çok sevidirmiştin... 

son sınıfta bitirme tezi hazırlama aşamasında, çoğunluk gelişim psikolojisine yönelirken ben tez yapmak üzere sosyal psikolojiyi seçtim... 

1 yıl boyunca seninle tez çalışması yaparken odanın sadece öğrencilerinle değil çaycısından temizlikçisine, fakülte memurlarına, başka başka  bölümlerin hocaları ve öğrencilerine kadar birçok insanla dolup taştığını şahit oldum... 

mezuniyet yemeğimize katılan bir kaç hocadan biriydin...

bu yıl mezun ettiğin öğrencilerinin de, 30 yıl önce mezun ettiğin öğrencilerinin de anı yemeklerine en başta çağrılan ve hep katılan hoca oldun... 

yıllar sonra, öğrencileriyle iç içe olan, sıcak samimi ilişkisiyle her birinin kalbinde taht kuran sevgili hocamın  elif şafağın görüşmeyi ve soyadını almayı reddettiği babası olduğunu öğrenip şok olacaktım...

iyi hoca olmanın iyi baba olmak olmadığını elif şafak röportajından öğrendim...

3 şubatta kaybettiğim sevgili hocam için geç bir veda yazısı oldu bu...

hayatına dokunduğu iz bıraktığı yüzlerce öğrenci gibi beni de çok üzdü...

ne mutlu onu tanımış , onu dinlemiş, onun öğrencisi olma fırsatını bulmuş olanlara... 

 "Kimsenin hayallerinin erişemediği gerçekleriniz olsun." (Nuri Bilgin)





15 Kasım 2015

severim...






kuaförün becerikli ve  sessiz olanını, tezgahtarın peşinde gezinip "çok yakıştı" demeyenini...

pazarcının seçtirenini, şarabın yumuşak içimlisini...

soğanın göz yakmayanını, salatanın karalahanalısını, bol limonlusunu...

turşunun ev yapımı, hafif acılısını, kalemin siyah mürekkeplisini...

komşunun sabah erken kalkıp gürültü yapmayanını, sıkıcı olmadan kararında dedikodu yapanını...

uçağın rötar yapmayanını, arabanın arka koltuğunu...

denizin seyrederken berrak , yüzerken derinini...

biranın maltını, kitabın yeni bir şey söyleyenini, anlatımı özgün olanını...

doktorun tanrı olmayanını...

saatin ileri alınmasını, takvimin güzel fotoğraflısını, mevsimlerden baharı...

filmin klişesiz, yönetmenin sıradışı olanını, senaryonun dantel gibi işlenmişini, oyuncunun yapmacıksızını...

tatilin az kişiyle sakin yerde yapılanını, balığın ızgarasını...

müziğin pop, tekno, disco olmayanını...

uğraşının hayal kurdurup kendini unutturanını...

çikolatanın fıstıklısını, olmazsa fındıklısını, dondurmanın maraş usulünü... 

yürüyüşün deniz kenarında, orman içinde, illa birlikte yapılanını...

evin taş veya ahşap olanını...
   
öğrencinin  algıları açık, güzel soru soran, esprili olanını... 

köpeğin güzel bakanını, kedinin güzel bakanını, insanın güzel bakanını...

insanın iyi niyetlisini, düşüncelisini, farkedenini, sömürmeyenini...

arkadaşın arayıp soranını, dümdüz yaşamayıp hayatı sorgulayanını, sohbetin derinini, düşündürenini, esprilisini... 

dostun kendiyle dalga geçebilenini, güldürmeyi bilenini...

hayatın çok yaşanmışını...

çok gezilmiş, çok görülmüş,

çok sevilmiş, çok paylaşılmış, 

yüzünü çok gülümsetmiş, 

kalbini çok çarptırmışını...



27 Ekim 2015

zorumluluk



N.Arın


" şimdi yapmayı ve yapmamayı seçtiğiniz şeylere bakın. gerçekten seçiyor musunuz? 

hissettiğiniz ve hissetmekten ölesiye korktuğunuz suçluluk duygularınıza iyice bir bakın. 

onay alamayacağınızı düşündüğünüz şeylerle de iyice bir göz göze gelin.

özgür müsünüz? sorumlu musunuz? yetişkin misiniz?

ben istemediğiniz halde yaptığınız bayram ziyaretlerine, mutsuz olduğunuz halde sürdürdüğünüz ilişkilere, sırf kendinizi suçlu hissedeceksiniz diye evet dediğiniz şeylere "zorumluluk" diyorum.

"bir tane" olan, "tekrarı olmayan" tek bir hayatım olduğunu farkettiğimden beri böyle diyorum.

ana sorumluluğuma bakmak istediğimde, gözümü kapayacağım son anı düşünüyorum.

" vay be, bir taneydi ve işte bitiyor. sen ne için kim için ve nasıl yaşadın ? " sorusuna iyi bir yanıt verebilirsem hayat sorumluluğumu almışım demektir.

işte o zaman öldüğüm için değil, ölmek üzere gözümü kapatabilirim,

koca bir gönül ferahlığıyla..."


Cem Mumcu / Kendine Bakma Kitabı








18 Ekim 2015

salyangoz




ülkenin her yanında patır patır insanların ölmesiyle birlikte , ölümün bu kadar yaygın, bu kadar kolay, bu kadar sıradanlaşmış olmasından,


insanlar üzerindeki etkisinin kaybolup, içten içe memnuniyet ve tuttuğu takımın gol atması gibi sevince yol açmasından,


birbirine tahammülsüzlük ve nefretin gittikçe yükselip rahatça dile getirilmesinden, yıllardır tanıdığın insanlarla hayal kırıklığı yaşayıp uzaklaşmana yol açmasından,


birbirini acısını bile paylaşamayan bu toplumda azınlıkta olmanın güvensizliğini iliklerine kadar hissetmekten ve


yıllardır bu ülkede aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamanın geleceğe dair umudunu bitirmesinden boğulurken gördüm bu haberi :


 Sanatçı Stefan Siverud üzerine basılıp ölen salyangozları korumaya gönül vermiş. bunun için de çok basit bir fikir geliştirmiş: Salyangozların kabuğunu boyayarak yolda yürüyen insanların dikkatini çekmelerini sağlamak.


tabi insanın aklına "boya hayvana zarar veriyor mudur" veya " daha kolay avlanıyo mudur?" gibi sorular geliyor.

 ama  dünyada salyangozların ezilmemesi için çözüm arayan, bulan ve emek harcayıp onları tek tek boyayan  bir insan olması bana iyi geldi.


ben komşusunun acısını paylaşmayan, dert etmeyen insanlarla değil bir salyangozun ölmemesi için emek harcayan insanlarla arkadaş, komşu olmak istiyorum...


25 Haziran 2015

belki o zaman...








göster bana!

güvensizliklerini, bocalamalarını göster...

göster ki yalnız olmadığımı anlayayım...

güvenli, sağlam duruşunun arkasına geçmeme izin ver...

hayal kırıklıklarını, kırılganlığını göreyim...

kendinden eminin ardındaki korkağı, bilgenin ardındaki safı göster...

göster ki kendimi normal hissedebileyim...

güçlü görüntünün altındaki yaralarını göster sonra, uğradığın tacizleri,

ihanetleri, terkedilmeleri...

göster ki benim yaralarımın sızısı azalsın...

kendine güveninin altındaki kaygılarını göreyim sonra...

uykularını kaçıran, beynini yiyip bitiren, ruhunu kemiren endişelerini...

görürsem belki daha az tuhaf hissederim, huzursuzluğum azalır...

beceriksizliklerini göreyim sonra, başarısızlıklarını,

bi türlü unutamadığın hatalarını, keşkelerini...

göster ki yalnız olmadığımı bileyim...

izin ver ne kadar zayıf, ne kadar incinebilir olduğunu görmeme...

zaaflarını, yenilgilerini, kırgınlıklarını göster...

içindeki hakkı yenmiş, ihmal edilmiş, küskün çocuğu göster bana...

belki o zaman hem seni hem  kendimi anlar ve kabullenirim...

hem seni hem de kendimi sevebilirim belki o zaman...








6 Mayıs 2015

beş...





 

“Bir insan öldü diye onu sevmekten vazgeçmek zorunda mısın, tanrı aşkına; özellikle de , hayatta olanlardan bin kez daha iyi kalpli bir insansa.”
  
 J.D. Salinger - Çavdar Tarlasında Çocuklar