28 Aralık 2014

bir yıl daha...




V.P.


müziği açtım,  birşeyler yazsam dedim, oturdum...
bayadır yazmamışım...

aslında 5-6 taslağım var ama yarım duruyorlar. birine göz attığımda yazının taslaklıktan çıkamadan anlatılan şeylerin artık geçersiz olduğunu farkettim. sıkıldığım şeylerden bahsettiğim bir yazıydı.
geçen yıl sıkıldığım şeylerin bu yıl olmadığını bu yıl başka şeylerden sıkıldığımı gördüm. hayatımda değişiklikler olmuş. sıkıldığım ortamlar, işler, insanlar değişmiş.
ama ben sıkılmakta çok tutarlıyım.
bu beni şu teoriye götürüyor : demek ki ne yapsam, nereye gitsem, kiminle olsam bir süre sonra sıkılacağım. kendimden bile sıkılabildiğime göre  kapasitem bayağı geniş...

herkeste bir "harika bir yıldı" teranesi, bundan da sıkıldım...

benim için değişik bir yıldı...

bir türlü sevemediğim yeni iş yerimden artık tamamen başka bir yere dönüşmüş olan eski iş yerime geri döndüm bu yıl. genede artıları diğerinden daha fazla olduğu için kötünün iyisi diye avundum...

resim yapmaktan, yazmaktan, şaraptan, bazı işler ve bazı insanlardan uzaklaştım...
başka tadlara, işlere merak saldım...
yeni insanlar tanıdım, yeni hastalıklar edindim...

sorumluluklarım azalırken suçluluklarım arttı...
bir avuç ailemle daha sık görüşür oldum...

süprizlerden, değişikliklerden, plansız davranmaktan daha çok hoşlanır oldum.

az kitap okudum, kitap okumaya ayırmam gereken vakti internette yabancı diziler izlemeye  birazcık da oyun oynamaya harcadım...

arkadaşlarımla her fırsatta şehir içi, şehir dışı, deniz, dağ, bayır demeden gezdim...
bir çok başka gezininde hayalini kurdum...

iyi haberler de aldım, kötü  haberler de, ilk kez bir yaşıtım, bir meslektaşım öldü bu yıl...

arada içime kapandım, yalnız kalmak istedim, kendimi dinledim...
bazen güzel , bazen kötü sözler duydum içimden...

bazen zaman\ömür çok uzuun geldi nasıl geçireceğimi bilemedim, bazen çok hızlı geçtiğini düşünerek kaygılandım...
yaşlandığımı ve yaşlılığımı sık düşünür oldum...

işte böyle geçti bu yıl... işleri biraz gidişine bırakarak...

şimdi döngü yeniden başlıyor...

ne söylesem etkilemeyecek, bildiğinden şaşmayacak biliyorum ama
yeni yıl ;

daha az sıkıldığımız, söylendiğimiz, şikayet ettiğimiz bir yıl olsun...

daha çok neşe, hareket, cesaret ve huzur olsun...

güzel kitaplar, iyi edebiyat ve  büyüleyici filmler görelim,

güzel insanlarla karşılaşalım, gözlerimizi dolduracak samimiyette sohbetler edelim...

keşke burada yaşasaydım dedirtecek yerler, şehirler gezelim,

daha önce niye tatmamışım dedirtecek lezzetler tadalım,

hala bir şeylerden heyecan duymaya devam edelim ki,

içimizde 'anlamsız...' diye  mırıldanıp duran gamlı baykuşun sesi kısılsın...



13 Kasım 2014

ben normal miyim?


Kevin Russ



" insanları kırarırım, benden uzaklaşırlar, yalnız kalırım korkusu ile kimseye hayır diyemiyorum..."

"kız arkadaşım üç yıllık ilişkimizi bitirdi, uyuyamıyorum, yemek yiyemiyorum, hiçbir şeye konsantre olamıyorum..." 

"çok sert, baskıcı bir babam var,  geceleri bağırarak uyanıyorum, ağlama krizleri geçiriyorum..."

"niye ben de diğerleri gibi konuşkan, girişken değilim ?..."

"kendimi beğenmiyorum,kim benimle arkadaş olur ki ?..."

"doğuluyum, bizim kültürümüzde küçükler geride durur, konuşmaz, arkadaşlarım çok sessiz ve içe kapalısın diyorlar..."

"sürekli mide bulantısı ve ishal yaşıyorum..."

"kısa  zamanda iki yakınımı kaybettim, kaygı bozukluğu tanısı koydular, ilaç kullanıyorum..."

"başka okulda okumak istediğimi aileme nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum..."

"insanlar karşısında heyecanlanıyor, konuşamıyorum..."

"sınavlarda kafam duruyor, bomboş oluyor, o kadar çalışıyorum ama başarılı olamıyorum..."

"arkadaş edinemiyorum, yalnızım..."

"uykularımı bir türlü düzene sokamıyorum, bir çok işi birlikte yapmaya çalışıyorum, yetişemiyorum..."

"para sıkıntısı çekiyorum..."

"çirkinim, sıkıcıyım, beceriksizim, kim sever beni, kim benimle arkadaş olur..."

"sürekli yutkunuyorum ve herkes yutkunmama bakıyormuş gibi geliyor, utanıyorum..."

"eski kız arkadaşıma hala öfke duyuyorum, intikam planları yapıyorum..."

"ailemin benden çok beklentisi var, ya karşılayamazsam..."

"dayakçı babam yüzünden pasif, ezik bir insan oldum, kimseye karşılık veremiyorum..."

"evden ilk ayrılışım, ailemi çok özlüyorum, onların yanına dönmek istiyorum..."

"annemle babam boşanıyor, babama öfke duyuyorum..."

"kavga ederken söylemem gerekenler hep sonradan aklıma geliyor sinir oluyorum"

"geceleri yattığımda geçmişte yaptığım hataları düşünüp vicdan azabı çekiyorum, bir türlü uyuyamıyorum..."

"kız arkadaşım beni çok seviyor fakat ben ondan sıkıldım, bir türlü söyleyemiyorum..."

"herkes benden daha mutluymuş gibi geliyor..."

"en bozuk benim değil mi, benden daha sorunlusu var mıdır?"

"sizce ben normal miyim? "





21 Ekim 2014

seyahat sanatı



gezmeyi seviyorum, kim sevmez?
ancak gittiğin, gezdiğin yerden zevk almak, orada mutlu olmak için gezmeyi sevmek yetmiyor.ne zaman, nasıl, kiminle, nasıl bir ruh haliyle gezdiğin gezinin tadını, rengini belirliyor.

isviçreli yazar Alain de Botton'un "seyahat sanatı " kitabı gezmeye merakımdan dolayı ilgimi çekti ve bu yaz okumaktan en çok zevk aldığım (ve yazarın ruh ikizim olabileceğini düşündüğüm)  kitap oldu.

yazar her bölümde dünyanın farklı bir yerine yaptığı geziyi samimi ve mizahi bir dille anlatıyor . bu gezilerinde ona ya bir yazar, ya bir ressam ya da bir düşünür eşlik ediyor.

ilk kez gideceğimiz bir yer hakkında filmlerden, kitaplardan ve fotoğraflardan oluşturduğumuz hayaller ile oranın gerçekliğiyle karşılaşınca  yaşanan hayal kırıklığını ilk bölümde çok güzel anlatıyor. ne kadar masal gibi, rüya gibi yerlere gitsek de gittiğimiz yere kaygılı , huzursuz, melankolik yanlarımızı da  götüreceğimiz için orasının hiç bir zaman hayal ettiğimiz gibi muhteşem olamayacağını söylüyor.

estetik ve maddesel nesnelerden mutlu olabilme yetimizin öncelikle duygusal ve psikolojik ihtiyaçlarımızı; sevgi, anlayış, kendini ifade etme, saygı gibi ihtiyaçlarımızı tatmin etmemizi bağlı olduğunu söylüyor. yani hayatımızda kırgınlıklar, küskünlükler, anlaşmazlıklar v.b. durumlar varsa lüks otellerin, görkemli tropikal bahçelerin, muhteşem manzaraların tadını çıkarmamız (çıkarabilmemiz) mümkün olamıyor.

"estetik öğelerden alacağımız haz, zihinimizi bulandıran fiziksel ve psikolojik taleplerin insafına kalmıştır"

bizi çeken "egzotik"  sözcüğü üzerinde duruyor sonra ve egzotikliği Flaubert"in Mısır gezisi ile ilgili yazdıkları üzerinden anlatıyor :

"memleketimizde neyin açlığını çekiyorsak yurt dışında ona egzotik diyorduk. Flaubertin Mısır'la özleştirdiği egzotik özelliklerin hepsi kendi ülkesindeyken onu çileden çıkaranların tam zıddıydı."

"haritada kırmızı veya mavi çizgilerle çevrelenmiş bir toprak parçasında yaşayıp diğer toprak parçalarından nefret etme zorunluluğu bana oldum olası dar görüşlü, at gözlüklü ve geri zekalı bir aklın ürünü gibi görünmüştür" diyor flaubert."sevdiğim yer neresiyse ülkem orasıdır, bana hayaller kurduran, bana kendimi iyi hissettiren yerdir" (evet öyledir)

başka bir bölümde ise yazar Sina çölüne yaptığı yolculuğu anlatıyor:

 "o sonsuzlukta ne kadar küçük olduğumu yaşamak istedim"




bize kendimizi küçük hissettiren "yüce" şeylerin karşısında güçsüzlüğümüzle yüzleştiğimizi ve bunun hem haz veren hem de baş döndüren bir yüzleşme olduğunu söylüyor.

"yüce yerlerin batılıların gözünde ilgi çekici hale gelmesinin, tam da geleneksel tanrı inancının zayıfladığı zamana denk düşmesi tesadüf değildir. bütün bu yerler, seyyahların artık şehirlerde yaşayamadıkları türden coşkulu duygular yaşamalarını sağladı. insanlara  bir yandan kendilerinden daha büyük bir güçle duygusal bir bağ kurmanın kapılarını açarken, bir yandan da kutsal metinlerin ve büyük dinlerin öne sürdüğü iddialara bağlanma zorunluluğundan  da kurtardı onları"

"dağlar ve vadiler; bu gezegenin bizim dışımızda, bizim gücümüzden kat kat fazla bir güç tarafından inşa edildiğini, biz doğmadan çok uzun zaman önce var olmuş ve biz öldükten sonra da var olacak bir güç tarafından şekillendirildiğini hatırlatırlar bize." De Button şehir hayatında, fast-food restorantlarında, peyzaj edilmiş parklarda bu gücün varlığını kolaylıkla unutabileceğimizi söylüyor.

7. bölümde yazar çok imrendiğim bir gezi yapıyor; Provence gidip Van Gogh rehberliğinde onun resmettiği  zeytin ve lavanta bahçelerini, buğday tarlalarını, köyleri geziyor. buraların ışığı ve renkleriyle van gogh'un resimlerindeki  ışığı, rengi karşılaştırıyor.

De Button gittiğimiz yerlerde neden fotoğraf çektiğimizi, neden adımızı sütunlara, kayalara yazdığımızı veya hediyelik eşyalar satın aldığımız ise şöyle açıklıyor:

"güzellikle karşılaştığımızda içimizde uyanan en baskın dürtü, ona sahip olma dürtüsüdür. güzelliği tutmak, ona yaşamımızda yer vermek isteriz. Şunu söylemek gelir içimizden : ben buradaydım, bunu göndüm ve bu, benim yaşamıma yer etti"

bu bölümde ingiliz eleştirmen ve düşünür John Ruskin'in sözlerine yer veriyor : "güzelliği sahip olmanın aslında tek bir yolu vardır o da güzelliği anlamaktan ve ona neden olan etkenlerin bilincine varmaktan geçer. bu bilinçli anlama sürecini gerçekleştirmek için en etkili yöntem  yeteneğimiz olup olmadığını düşünmeksizin gördüklerimizi resme yada yazıya aktarmaktır."

peki resim yapmak neden önemlidir?

Ruskin'e göre resim hiç yeteneği olmayan insanlar tarafından yapıldığında bile değerlidir, çünkü bize görmeyi öğretir: "resim sanatı sayesinde bakmak yerine farketmenin bilincine varırız. sonuç çok kötü de olsa bir nesnenin resmini çizdiğimizde ona daha net bir gözle bakarız, onu oluşturan ögeleri ve özellikleri kesin bir biçimde kavrarız. resim yapmak, bundan önce nesnelerin gerçek görünümlerine karşı kör olduğumuz gerçeğini yüzümüze vurur"

son bölüm seyahatlerden dönüşte yaşadıklarımız üzerine...

"Barbadostan Londra'ya döndüğümde, ben yokken şehrin bütün inadıyla hiç değişmediğini farkettim. eve dönmüş olmak üzdü beni." (evet bilirim)

De Button "seyahatlerimizden aldığımız haz, belki de gittiğimiz yer değil, giderken ki ruh halimizle ilgilidir. hayatımızın büyük çoğunluğunu geçirdiğimiz mekanlara bir seyyah gözüyle bakabilseydik o zaman yaşadığımız her yer yüce dağlar, ormanlar gibi ilginç olabilirdi belki" diyor...

etrafa seyyah gözüyle bakmak ne demektir?  alıştığımız, kanıksadığımız, ezberlediğimiz evimiz, mahallemiz ve şehrimizdeki yenilikleri algılamaya açık olmak,  daha önce hiç görmemiş, hiç orada bulunmamış gibi bakabilmek...

yatak odasının etrafında seyahate çıkan ve gözlemlerini Yatak Odamda Seyahat adlı kitabında toplayan Fransız yazar Xavier de Maistre'in yaptığı gibi... (daha sonra De Maistre,  yatak odasında gece de seyahate çıkıyor ve bu sefer gözlemlerini   Yatak Odamda Gece Seyahat adlı kitabında anlatıyor.)

"pembeli mavili pijamalarının içinde, kendi odasının sınırlarında yaşamaktan memnun olan De Maistre, bizi usulca dürter, uzak diyarlara seyahat etmeye kalkışmadan önce çevremizde görüp önemsemediklerimize bakmamızı hatırlatır."

evime seyyah gözüyle bakmayı becerebilirsem belki de başka yerlere  gerek kalmayacak...


5 Ekim 2014

edebiyat ne işe yarar?






           Kitaplar her zaman bana iyi gelir, duygularıma ortak, düşüncelerime tercüman olur,  dünyada benimle aynı şeyleri yaşayan, hisseden, düşünen insanlar olduğunu göstererek yalnızlığımı azaltır.
        
        Edebiyatın ne işe yaradığını etkileyici bir şekilde anlatan bu güzel  videoyu izleyince sizinle paylaşmak istedim, ingilizce alt yazıyı anlama da zorlananlar için bazı yerlerini kendimce çevirdim :
  • Dünyada bu kadar önemli şey olurken kitap okumak büyük zaman kaybı gibi gözükse de aslında en zaman kazandırıcı araçlardan biridir. Bu sayede yüzyıllar boyu birikmiş anı, bilgi ve tecrübeyi çok kısa bir sürede öğrenebilirsiniz.
  • Edebiyat hepimizin kullanabileceği bir 'gerçeklik simülatörü'dür. Hayatınız boyunca  deneyimleyemeyeceğiniz olayı, insanı orada bulabilirsiniz,  bize yaşayamayacağımız, göremeyeceğimiz hayatları, insanları, ülkeleri gösterir. Bir insan öldürmenin, boşanmanın, işten atılmanın, vicdan azabı çekmenin, çölde kalmanın, bir ülke yönetirken çuvallamanın nasıl bir şey olduğunu çok kısa bir sürede öğrenebilirsiniz.
  • Edebiyat zamanı hızlandırır.Çocukluktan yaşlılığa bir ömrü bir günde görebilirsiniz.
  • Roma generali, 11.yüzyıl fransız prensesi, işe yeni başlamış rus bakıcı gibi başka yerde tanışamayacağınız insanlarla tanıştırır.
  • Edebiyat kıtalar ve yüzyıllar arasında gezdirir ve sizi bir dünya vatandaşı yapar.
  • Olaylara durumlara başkasının gözünden bakma imkanı sağlar.
  • Edebiyat sayesinde kendi hayatınızı başkalarınınkiyle kıyaslayabilirsiniz.
  • Genellikle gösterdiğimizden daha tuhafızdır. Çoğu zaman aklımızdan geçenleri söyleyemeyiz. Ama gerçek kimlik ve hislerimizi kitaplarda bulabiliriz. Bazen bizi bizden daha iyi anlatan satırlara denk geliriz. Yazarlar bize kendimizi keşfetmenin anahtarını sunar.
  • Yazarlar iç dünyamızda yaşadığımız ve adını koyamadığımız  kırılgan, tuhaf, özel deneyimlerimizi tanımlayacak kelimeleri bulurlar
  • Kitaplar gerçek dostlardır, ihtiyacınız olduğu her zaman el uzatırlar, durumu, olayı, gerçeği en yalın haliyle açıklarlar.
  • Hayatta en büyük korkumuz başarısız olmak, işleri berbat etmektir. Bir çok kitap başarısız olanların, her şeyi eline yüzüne bulaştıranların hikayelerini anlatır. Ancak onları medya ve popüler kültürün yerden yere vuran kolaycılığıyla yargılamaz, itip kakmaz. Anlamaya çalışır.
  •  Bütün bu çabasına rağmen edebiyat hayatı bölen, dikkati dağıtan, eğlencelik bir şey gibi algılanır. Boş zaman doldurucudur. Plaj eğlencesidir. 
  • Oysa edebiyat aslında bir terapidir. Bilgelik, iyilik ve aklıselim içinde yaşamamızı sağlar.

18 Ağustos 2014

“seninle birlikteyken olduğum insanı seviyorum.”



 starling edwards

(aşağıdaki yazıyı -aynı zaman da kitabı da olan- Chelsea Fagan adlı bir blogger yazmış,  adını bilmediğim biri de türkçeye çevirmiş. hoşlanarak okuduğum bu yazıyı ben de kısaltılarak alıntıladım ve sizinle paylaşmak istedim) 

 
"birisinin ilk defa seni seviyorum dediği anları tam olarak hatırlayamıyorsun. halbuki ne kadar uzun süredir bekliyordun ama tam da gerçekleştiği zaman sağır oluyorsun. kulakların sanki televizyonda bir acil durum duyurusu veriliyormuşçasına çınlıyor. 
bu bir acil durum duyurusu ve sen duyamıyorsun. 
sanki beynin kelimeleri anlamak istemiyor, çünkü anlarsan sadece hayal dünyanda değil gerçekten varlıklarını kabul etmen gerekiyor.
...
 
“seni seviyorum” geceleri yanında uyuyan insanı seyredip, neden seni hala terk etmediklerini ve ne zaman terk edeceklerini düşünerek geçirmek demek. birisiyle ışıklar açıkken çıplak olmak, vücudunun bütün kusurlarını sergilemek demek. daha önce sayısız kez olduğu gibi hayal kırıklığına uğrama riskini göze almak demek.  

bir gün kalkınca aynaya bakıp “burada ne işim var? çok çok daha iyisini bulabilirim” diyecekleri korkusunun gerçeğe dönüşmesi demek.

bu yüzden yalnızlığı seçtin. yalnızlığın sana sağladığı güvence ve özgürlüğü seçtin çünkü risk almana gerek yoktu. sabaha kadar uyanık kalıp televizyon izleyebilir, dondurma yiyebilir, internette takılıp beynin bir dakika bile nefes almasına izin vermeyebilirsin. günlerini kitaplara, kahveye ve kapıdan girer girmez alman gereken şeyleri unuttuğun marketlerde vakit öldürmeye ayırabilirsin. 

günleri küçük anlamsız işlerle doldurup, istediğin tek şeyin uyumak olduğunu, ayaklarının acıdığını düşünebilir, vücudunun ağırlığını hissedebilirsin. kendini kaldırımlarda aşındırabilirsin,

ve aşındırırsın da ve bu kendini iyi hissettirir.

ve eğer birisiyle yatmak istersen yatabilirsin. internetten kendine burger king’den sipariş veriyormuşçasına birisini bulabilir onu yatağa atabilirsin. ışığı açmana gerek yok, çünkü seni tanımıyor. sabah gidip gitmeyeceği konusunda endişelenmene gerek yok, çünkü gideceğini biliyorsun. her şey açık ve net, hayal kırıklığına yer yok. “seni seviyorum” gibi değil.

bazen hayatın boyunca seni kimsenin sevmediğini düşünüyorsun. yüzüne söylendiğinde bile hep şüpheye düştün. çünkü, itiraf etmek istemesen de, kendini sevdiğinden pek emin değilsin. dergilerdeki aynaya bakıp kendine iltifat etmeni tavsiye eden saçma makalelere uymayı reddediyorsun. eğer birisi sorarsa, nesnel olarak iyi taraflarını sayabilirsin. ama “kendini sevmeyi” bir türlü öğrenemedin.

bazen herkesin numara yapıp yapmadığını merak ediyorsun.

çünkü kendi bedeninde olmanın, kendi hayatını yaşamanın, kısacası kendin olmanın ahım şahım bir şey olduğunu hiç düşünmedin. kendinle o deli dolu aşkı yaşamadın, o derin bağlantıyı hissetmedin, kendinle gurur duymadın. belki başkaları hissetti ama sana seni sevdiklerini söyledikleri her zaman kelimeler sanki kulağına erişmeden bir çeviri programından geçti. ne demeye çalıştıklarını biliyordun ama anlamı sana tanıdık gelmiyordu. “seni seviyorum” dediler, sen de “ben de seni” dedin.

kimsenin seni sevmeyeceğini düşünüyorsun, çünkü neden sevsinler ki? 

kimse o uçurumu aşıp, karnını, saçlarını veya gözlerini gösterip kendinle, yanında olmakla ilgili harika şeyleri görmeni sağlayamayacak. belki de problem bu: kimsenin senin için istediğin hisleri besleyemeyeceği korkusu. belki istediğin şey birinin senin kendini sevmeni sağlaması, o boş pozitif mesajların altını doldurması, yalnızlığın, televizyon izlemenin ve son ses müzik dinlemenin ulaşılabilecek en ideal durum olduğu düşüncesini yıkması.

belki istediğin, seni rezil olma korkusuna rağmen ilk adımı atacak kadar güvende hissettirecek birisi. çünkü “seni seviyorum” dediğin zaman aslında söylediğin şey,

 “seninle birlikteyken olduğum insanı seviyorum.”



13 Mayıs 2014

terapist bana napacak?

N.Arın



her huyunu, her halini, kokusunu, yüz ölçümünü ezbere bildiğin, yanında huzur bulduğun ve sevdiğin insanlarla birlikte olmak istersin hep...

hayatı onlarla yaşamak, onlarla gezmek, sohbet etmek, onlarla yaşlanmak...
sıkıntılıyken onlarla dertleşmek, içimizi dökmek...

iş kendine bakmaya/yüzleşmeye ( terapi) geldiğinde ise tam tersi geçerlidir, hiç tanımadığın bir insan en iyi sonucu verir...

seni can kulağıyla ve önyargısızca dinleyen bir yabancıya içini dökmek, yaralarını, zayıflıklarını, suçluluklarını dile getirmek...

işte bu iyi gelir insana...

arkadaşın, akraban, sevgilin olmayan, sevgi, nefret, kırgınlık, kızgınlık ,kin veya acıma hissetmediğin, alttan alta rekabet etmediğin, küçümseme  veya hayranlık duymadığın, dolayısıyla sana  itici veya çekici gelmeyen birisine zaaflarını, utançlarını, acılarını anlatmak...

işe yarar...

işe yarar çünkü böylece sadece kendine, içine, hayatına, duygularına odaklanabilirsin...

onun seni dinlediğini, anladığını görmek, hayatına dışarıdan bakan birinin bakış açısını dinlemek iyi gelir...

tanıdık birisiyle özeli paylaşmanın getirdiği "hakkımda ne düşünecek şimdi, başkalarına anlatır mı, benden uzaklaşır mı, sevgisi azalır mı..." gibi kaygılar, korkular olmadan sadece kendine ve hayatına dalarsın..

onun sorularının, sözlerinin, yüzleştirmelerinin altında art niyet, ima, laf sokma, gönderme vb. aramazsın...

çünkü o bir yabancı...

sana yalan söylemesi gerekmiyor, sürekli övmesi, pohpohlaması gerekmiyor, sadece duymak istediklerini söylemesi gerekmiyor, bu yüzden sözleri kulağına dürüst, inanılır ve kabul edilebilir gelir...

bu yüzden onunla anılar, yaşananlar, söylenenler, söylenmeyenler, yapılanlar, yapılamayanlar üzerine konuşurken bazı şeylerin farkına varmaya\yüzleşmeye başlarsın...

mesela bencilliğinle\narsizminle yüzleşirsin; insanları kullanma eğiliminle, sürekli talepkar davranırken, verici olmamanla, insanları senin ihtiyaçlarını gideren birer nesne gibi kullanıyor olmanla, sömürücülüğünle, yalancılığınla...

kötü niyetinle yüzleşirsin...intikam almak isteyen, kin tutan, kıskanan, nefret eden, zarar vermek isteyen yanınla...

zayıflıklarınla, çaresizliğinle, kendine güvensizliğinle, kendini beğenmemenle , çocuk gibi sürekli onaylanma, takdir görme isteğinle yüzleşirsin sonra...

utanırsın bunları görünce, suçluluk duyarsın ama iyi gelir, görmezden gelmekten vazgeçersin...

işte bunları kabullenmekle başlar iyileşme, değişme...

çünkü Yalom'un dediği gibi "en iyiye giden yol en kötüye bakmaktan geçer" 




6 Mayıs 2014

gamlı baykuşa...





şiiri çok severdin ,son okuduğun şiirler Cahit Koytak'ın şiirleriydi...
bir mayıs ayında yazılmış bu şiir bir mayıs ayında uçup giden senin için olsun:

 
Bilinen en ağır elementin ruh olduğunu
ve bu önermenin, göğün direksiz durduğu,
İsa'nın babasız doğduğu, ne kadar doğruysa,
Tam işte o kadar doğru olduğunu
Daha önce söyleyen oldu mu size hiç?
Duymadıysanız,şimdi ben söylüyorum bunu!

Doğrulaması kolay bunun, bayanlar baylar:
Terazinin bir kefesine kendi ruhunuzu
Ve onun çektiği ıstırapları koyun,
Dünyada var olan öteki bütün acıları da
Öteki kefesini ;

Herkesin terazisi,kendi çektiklerinden
Daha ağırını tartamayacağına göre,
Elbette dağ gibi ağır basacaktır
Ruhunuzu koyduğunuz kefe!

O ruh ki,dümen başında dalıp gittiği, hep
Biraz seraptır, biraz da rüya.
Ve uyandığında
Kendi içinde bulduğu,
Hep gölge-dünyadır,
Oyun-dünyadır,
Şu bildiğimiz yalan-dünya...

Gördüklerine katlanmak için seçtiğin yolsa,
Böyle durup dinlenmeden şiir salgılamaktır,
Ağustos böceğinin yaptığı gibi, efendimiz:
Dile gelenle 'dile gelmeyeni' eşleştirip de
Bu yolla çevirmek büyük kakafoniyi,
Küçük de olsa, bir senfoniye...

Cahit Koytak \ 21 mayıs 2008
('Ruh' Üzerine Karışık Tezler-Yeni başlayanlar için metafizik )