18 Aralık 2013

kış uykusu


sterling edwards


yorganı kafamıza çekme günleri geldi...

gün ağarmadığı için gecenin bittiğine inanamadığın, sıcak yataktan ayağını dışarı uzatamadığın, yüzüne soğuk su değecek diye yüzünü yıkamaya korktuğun günlerdeyiz…

sırtımızdaki, kafamızdaki, ruhumuzdaki  ağırlıklara , atkılarımızın, kazaklarımızın, kabanlarımızın ağırlığını da ekliyoruz şimdi...

kovuklarımıza çekilip, çay-kahve ya da şarap eşliğinde, kurşuni denize, gri gökyüzüne, ağırlaşmış bulutlara, hüzünlü yağmurlara, soyunan ağaçlara dalıp gitme, kışı, kendini ve hayatı düşünme zamanı şimdi…

hafta sonuna bir sürü şey planlayıp dışarı bakınca vazgeçme, evin sıcacık kucağından kendini  çıkaramama mevsimindeyiz…

şöyle polar pijamayı giyip en yumuşağından yastığı, battaniyeyi yanına alıp kış uykusuna yatmalı… 

kahveleri, çayları, çikolataları, kestaneleri hazır edip bir türlü başlayamadığımız kitaplara, kaçırdığımız dizilere, ertelediğimiz resimlere, göremediğimiz filmlere gömülmeli...

arada kalkıp pencereden bakmalı, kışın ağır ağır geçişini izlemeli…

bahar başında bir cemre  de sana düşmeli sonra, 
uyanmalı yavaş yavaş...

için kıpırdamaya başlamalı... 

mağaralarımızdan çıkıp yeniden  canlanmalı, uyanan toprakla, ağaçla, doğayla birlikte uyanıp başını dışarı uzatmalı…

tazelenmiş bir zihin ve ruhla tomurcuklanmalı, 

çiçek açmalı... 





30 Kasım 2013

kadınlar arasında

yılmaz helvacı


"hakim kadınsa o davayı kazanma şansım azalıyor” diyordu röportaj veren bir kadın avukat
çok iyi anlıyorum onu...

kadınlar arasında böyle bir durum var:

bi rekabet, bir çekişme, alttan alta bi süzme, inceleme, açık arama, kıskançlık, iğneleme...
birbirinin yoluna taş koyma, dedikodusunu yapma, entrika çevirme, ezmeye çalışma ve daha neler neler...

niye adet böyledir?  büyükşehirde büyümüş üniversite mezunu arkadaşlarım neden  kaynanalarından dertlenirler mesela? niye dünün gelini ilerde kaynana olunca halden anlamaz da gördüğü zulmü gelinine de çektirir?
niye bi çok kadın birbirine kötü davranır?

işe ilk başladığımda tamamen kadınlardan oluşan bir çalışma ortamındaydım. gençtim, deneyimsizdim, idealisttim, hayallerim vardı…
bana güzel bir oda, güzel mobilyalar verecekler, hemen çalışmaya başlayacağım, güzel işler çıkaracağım, takdir göreceğim neler yapacağım neler...

oysa iş yerimde yıllanmış, işi ve memuriyeti yalamış yutmuş, kurnaz  kadın memurlar vardı. çoğunun niyeti bu saf ve gözü açılmamış çömeze sözünü geçirmek, boyun eğdirmek, kendi işine yarar şekilde yönlendirmek ve yetiştirmekti...

itiraz etmenin, karşı gelmenin cezası ağırdı, dışlanırdın, yalnız kalırdın, dalga geçilirdin, arkadaşlıktan mahrum bırakılırdın, her gün gerilerek, nefret ederek işe giderdim, iş yeri  değiştirme, kaçma, kurtulma hayalleri kurardım...

dört yıl çalıştıktan sonra şansım döndü ve  kadın erkek bir arada çalıştığım ikinci iş yerime geçtim, bi rahatlama, bi denge, bi huzur... 

ta ki üç ay öncesine kadar..

kader mi kısmet mi ne demeli bilmiyorum, tanrı benle dalga geçiyor da olabilir,on altı yıl sonra işe ilk başladığım yere  geri dönmek zorunda kaldım...

yine kadınların arasındayım ve bir çok şeyi aynı bıraktığım gibi buldum;
bazısı eski bazısı yeni  kadın çalışanlar aynı tavırları yapmaya, aynı oyunları oynamaya, kendilerini ve birbirlerini mutsuz etmeye devam ediyorlar...

ben artık bunları iyi tanıyorum...
ama yine de daha sık emeklilik hayalleri kurar  oldum...





18 Kasım 2013

ayrılamadığın her yer hapishanedir*



N.Arın



ne kadar tutucu bir insanmışım!

insan kendinde habire yeni şeylerin farkına varıyor, insan kendini tanımalara doyamıyor...

16 yıldır çalıştığım, buradan emekli olurum dediğim işyerimden ayrılmak zorunda kalınca gördüm ki ben tutucu (aman allahım muhafazakar!) bir insanmışım..

değişiklikten ne kadar rahatsız olurmuşum, yeniliklere kapalıymışım, sıkılsam da düzenim devam etsin istermişim...

önünden geçtiğim dükkanlara, otobüs beklediğim duraklara, iş yerimin binalarına, gereğinden fazla büyük olan odama (ahhhh odama) , arkadaşlarımın odalarına, sabah sıcak gevrekle kahvaltı yapmaya, Ayşe teyzenin doyulmaz çaylarına, öğle arası yürüyüş yaptığımız deniz kenarına, yürüyüş yapmadığımız zamanlarda takıldığımız marketin reyonlarına, öğle yemeği yediğimiz yerlere, iş yerimin bahçesine, bahçedeki dut, erik, iğde, limon ağaçlarına,  kedilere, ördeklere...

daha nelere nelere bağlıymışım, iş yerimi evim yapmışım...

ve tabi en azını on yıldır tanıdığım, birbirimizin binbir halini bildiğimiz, milyon anı biriktirdigimiz,  akrabam haline gelmiş iş arkadaşlarım...

eşimin ardından çift kişilik hayattan tek kişilik bir hayata geçmek büyük ve zor  bir değişimdi.

yeni oyalanmalar, yeni  alışkanlıklar, yeni hayaller, yeni insanlar, yeni tadlar edinmek, yeni adımlar atmak zor oldu.

ardından ev değiştirmek zorunda kaldım, taşındım, bir çok eşyamla vedalaştım , yeni eşyalar aldım.

hayatımda sabit kalan değişmeyen şey iş yerim ve iş arkadaşlarım olmuştu.

bu yıl hem iş yerim  hem de iş arkadaşlarım değişiyor...

çantasını koluna takıp yeni bir işe ,yeni bir şehre , yeni bir hayata  sevinçle ve heyecanla yürüyenlerin, oralara ilişkin güzel hayaller kuranların, sürprizlere açık olanların iyimserliklerine ve cesaretlerine hayran oluyorum, imreniyorum...

yeni yerlere, yeni insanlara, ortamlara açık olmayı isterken eski, bildiğim, güven duyduğum düzene olan bağlılığım ve cesaretsizliğim ayağıma takılmış bir pranga gibi, geri çekiyor beni...

tanıdığım, bildiğim, risksiz, güvenli hayatın  uyuşturucusu etkisi bu, bağımlısı olup vazgeçemediğim...

galiba hayat,  insanların, eşyaların, mekanların, her şeyin geçici olduğunu, hiçbir şeye sıkı sıkıya bağlanmamak gerektiğini, bağlanmanın acı ve üzüntü getireceğini, zamanı gelince bırakmayı bilmek gerektiğini böyle anlatıyor bana...
 

*Liberal Arts


15 Ekim 2013

dostlara...



 M.J.Marianof


insanın,yanında rahatça saçmalayabileceği, saçmalarken onu ilgiyle dinlemeye devam eden arkadaşları olmalı...


saçmalıklarını, takıntılarını, arızalarını görmezden gelen ve hala "sevilebilir" olduğunu hissettiren arkadaşları...


sen kendini çöpe attığında sana bulunmaz hint kumaşı muamelesi yapan, hala sana inanmaya devam eden...


dengesiz davransan da kendini "normal" hissettiren arkadaşları...


sen kendine tahammül edemezken sana tahammül etmeye devam eden,

kendin için yaşayamazken onun için yaşamanı isteyen,  sadece sesini duymanın bile dünyayı yaşanabilir kıldığı arkadaşlar...

birlikte abuk sabuk hayaller kurduğu, fikirler ürettiği, yanında çocuklaşabildiği, kendiyle dalga geçebildiği, utanmadığı..


hatta rahatça küfredebildiği...


gördüğü, yaşadağı şeyleri "bunu ona anlatmalıyım" dediği...


arada senle dalga geçen, bazen kendinle yüzleştiren

arkadaşları...

akrabalık arkadaşlıktan önde gelir çoğu zaman...

kan bağın olmasına rağmen pek anlaşamadığın, paylaşamadığın, ayrı gezegenlerde yaşadığın, komşun olsa görüşmeyeceğin  insanlarla yıllar yılı görüşürsün de, senin ruhunu okuyan insanlarla uzak düşersin kimi zaman...


bir yerde "arkadaşlar kendi seçtiğimiz akrabalarımızdır" diye okumuştum,

ne kadar güzel ne kadar doğru söylenmiş bir söz..

kendi seçtiğim akrabalarıma sevgilerimle...






13 Ekim 2013

bir an gelir...



moonywolf
 
 
bir an gelir birini seversiniz,
o iyi yada kötü olduğu için hissetmezsiniz bunu...
sadece seversiniz.
bu sonsuza dek birlikte olacağınız anlamına gelmez...
birbirinizi incitmeyeceğiniz anlamına da gelmez...
yalnızca seversiniz.
bazen olduğu kişiye rağmen, bazense olduğu kişi yüzünden
ve onun da sizi sevdiğini bilirsiniz ...
kimi zaman sırf siz olduğunuz için, 
kimi zamansa size rağmen…

Laurell Hamilton

(Şeytani Düşler)










5 Ekim 2013

şiir dediğin...



 L.Arın



şiir dediğin, ruhun sığdığı her yere sığar,
suyun aktığı her yöne akar...

tüylerinizi okşar, derinizi yakar;
beyazsanız zenciyi,
zenciyseniz beyaz adamı dener
yüzünüzde ya da ruhunuzda.

geçmiş, şimdi ve gelecek arasında
çerçi gibi dolaşır,
gezgin otacı gibi...

...

günü gelince yorulur her ölümlü gibi
pıhtılaşır ve donar;
ve o zamanda buzdan bir şehir olur
ve felsefeyide dondurur
                      karnında sözcüklerin.

ve o baktığında gözünüzün içine
siz,"ben şiirden anlamam,
ben şiirden anlamam!"
diyerek gözlerinizi kaçırsanız bile

o hiçbirşey bulamasa sizin için yapacak,
kar olur yağar bir gün
                             kabrinizin üzerine.



Cahit Koytak
kitabını arayan şiirler





15 Eylül 2013

göç zamanı...




yıllardır kapağı açılmayan eski dergiler, kimi okunmuş, kimi okunmamış veya yarım bırakılmış mesleki kitaplar, üniversitede ders notlarımı yazdığım, kapağınında/sayfalarında derste arkadaşlarla  sıkıntıdan çizdiğimiz karalamalar, aforizmalar olan ve bir gün tekrar okursam diye sakladığım defterler, işe başladığım günden bu yana yazdığım raporlar, biriktirdiğim notlar, kartpostallar, fotoğraflar, öğrencilerden ve arkadaşlardan aldığım ufak tefek hediyeler, renkli kalemlerim, not kağıtlarım, masa ve duvar takvimim, erken bastıran soğuklar için elektrik sobam, iş çıkışında yağmura yakalanma ihtimali için bekliyen şemsiyem, iş yerinde çay ve su içmemi sağlayan abimin hediyesi sebilim, çay/kahve kupalarım, sabah çayına eşlik eden küçük televizyonum, bel yastığım, bilgisayarım, yazıcım, yıllardır yavaş yavaş büyüttüğüm çiçeklerim, duvardaki resimlerim...

onaltı yıldır yavaş yavaş birikmiş, ayrı ayrı anısı, hikayesi olan bir sürü eşya, nesne, ıvır zıvır...

yıllardır evim haline gelmiş iş yerimde ne hissedeceğimi bilemeden, apar topar, bir şaşkınlık, inanmazlıkla herşeyi topluyorum, kutuluyorum... 

oysa bunu ancak emekli olurken yapacağımı sanıyordum...

en önemliside  on altı yılda biriktirdiğim anılarım...

olayın ağırlığını hafifletmek için arkadaşlarla dalga geçiyoruz, şakalar yapıyoruz...

duygusallaşmaktan, üzüntüden kaçmanın bir yolu da dalga geçmek...

ama kaçamıyoruz, resmi plakalı minübüs içeri giriyor, bizi beklemeye başlıyor...
bütün çalışanlar toplanıyor, vedalaşmaya, el sıkışmaya başlıyoruz, bazıları ağlıyorlar...

bende bir gerçekdışılık duygusu...

bir inanmazlık içerisinde, robot gibi, ayrılmıyormuşum, yarın tekrar görüşecekmişim  gibi tokalaşıyorum...

sonra tüm kadın memurlar minibüse biniyoruz, minibüs hareket ediyor...

geride kalan ve  bizi el sallayarak uğurlayan iş arkadaşlarıma bakamıyorum...

bitti mi şimdi?

bitti...