18 Kasım 2013

ayrılamadığın her yer hapishanedir*



N.Arın



ne kadar tutucu bir insanmışım!

insan kendinde habire yeni şeylerin farkına varıyor, insan kendini tanımalara doyamıyor...

16 yıldır çalıştığım, buradan emekli olurum dediğim işyerimden ayrılmak zorunda kalınca gördüm ki ben tutucu (aman allahım muhafazakar!) bir insanmışım..

değişiklikten ne kadar rahatsız olurmuşum, yeniliklere kapalıymışım, sıkılsam da düzenim devam etsin istermişim...

önünden geçtiğim dükkanlara, otobüs beklediğim duraklara, iş yerimin binalarına, gereğinden fazla büyük olan odama (ahhhh odama) , arkadaşlarımın odalarına, sabah sıcak gevrekle kahvaltı yapmaya, Ayşe teyzenin doyulmaz çaylarına, öğle arası yürüyüş yaptığımız deniz kenarına, yürüyüş yapmadığımız zamanlarda takıldığımız marketin reyonlarına, öğle yemeği yediğimiz yerlere, iş yerimin bahçesine, bahçedeki dut, erik, iğde, limon ağaçlarına,  kedilere, ördeklere...

daha nelere nelere bağlıymışım, iş yerimi evim yapmışım...

ve tabi en azını on yıldır tanıdığım, birbirimizin binbir halini bildiğimiz, milyon anı biriktirdigimiz,  akrabam haline gelmiş iş arkadaşlarım...

eşimin ardından çift kişilik hayattan tek kişilik bir hayata geçmek büyük ve zor  bir değişimdi.

yeni oyalanmalar, yeni  alışkanlıklar, yeni hayaller, yeni insanlar, yeni tadlar edinmek, yeni adımlar atmak zor oldu.

ardından ev değiştirmek zorunda kaldım, taşındım, bir çok eşyamla vedalaştım , yeni eşyalar aldım.

hayatımda sabit kalan değişmeyen şey iş yerim ve iş arkadaşlarım olmuştu.

bu yıl hem iş yerim  hem de iş arkadaşlarım değişiyor...

çantasını koluna takıp yeni bir işe ,yeni bir şehre , yeni bir hayata  sevinçle ve heyecanla yürüyenlerin, oralara ilişkin güzel hayaller kuranların, sürprizlere açık olanların iyimserliklerine ve cesaretlerine hayran oluyorum, imreniyorum...

yeni yerlere, yeni insanlara, ortamlara açık olmayı isterken eski, bildiğim, güven duyduğum düzene olan bağlılığım ve cesaretsizliğim ayağıma takılmış bir pranga gibi, geri çekiyor beni...

tanıdığım, bildiğim, risksiz, güvenli hayatın  uyuşturucusu etkisi bu, bağımlısı olup vazgeçemediğim...

galiba hayat,  insanların, eşyaların, mekanların, her şeyin geçici olduğunu, hiçbir şeye sıkı sıkıya bağlanmamak gerektiğini, bağlanmanın acı ve üzüntü getireceğini, zamanı gelince bırakmayı bilmek gerektiğini böyle anlatıyor bana...
 

*Liberal Arts


15 Ekim 2013

dostlara...



 M.J.Marianof


insanın,yanında rahatça saçmalayabileceği, saçmalarken onu ilgiyle dinlemeye devam eden arkadaşları olmalı...


saçmalıklarını, takıntılarını, arızalarını görmezden gelen ve hala "sevilebilir" olduğunu hissettiren arkadaşları...


sen kendini çöpe attığında sana bulunmaz hint kumaşı muamelesi yapan, hala sana inanmaya devam eden...


dengesiz davransan da kendini "normal" hissettiren arkadaşları...


sen kendine tahammül edemezken sana tahammül etmeye devam eden,

kendin için yaşayamazken onun için yaşamanı isteyen,  sadece sesini duymanın bile dünyayı yaşanabilir kıldığı arkadaşlar...

birlikte abuk sabuk hayaller kurduğu, fikirler ürettiği, yanında çocuklaşabildiği, kendiyle dalga geçebildiği, utanmadığı..


hatta rahatça küfredebildiği...


gördüğü, yaşadağı şeyleri "bunu ona anlatmalıyım" dediği...


arada senle dalga geçen, bazen kendinle yüzleştiren

arkadaşları...

akrabalık arkadaşlıktan önde gelir çoğu zaman...

kan bağın olmasına rağmen pek anlaşamadığın, paylaşamadığın, ayrı gezegenlerde yaşadığın, komşun olsa görüşmeyeceğin  insanlarla yıllar yılı görüşürsün de, senin ruhunu okuyan insanlarla uzak düşersin kimi zaman...


bir yerde "arkadaşlar kendi seçtiğimiz akrabalarımızdır" diye okumuştum,

ne kadar güzel ne kadar doğru söylenmiş bir söz..

kendi seçtiğim akrabalarıma sevgilerimle...






13 Ekim 2013

bir an gelir...



moonywolf
 
 
bir an gelir birini seversiniz,
o iyi yada kötü olduğu için hissetmezsiniz bunu...
sadece seversiniz.
bu sonsuza dek birlikte olacağınız anlamına gelmez...
birbirinizi incitmeyeceğiniz anlamına da gelmez...
yalnızca seversiniz.
bazen olduğu kişiye rağmen, bazense olduğu kişi yüzünden
ve onun da sizi sevdiğini bilirsiniz ...
kimi zaman sırf siz olduğunuz için, 
kimi zamansa size rağmen…

Laurell Hamilton

(Şeytani Düşler)










5 Ekim 2013

şiir dediğin...



 L.Arın



şiir dediğin, ruhun sığdığı her yere sığar,
suyun aktığı her yöne akar...

tüylerinizi okşar, derinizi yakar;
beyazsanız zenciyi,
zenciyseniz beyaz adamı dener
yüzünüzde ya da ruhunuzda.

geçmiş, şimdi ve gelecek arasında
çerçi gibi dolaşır,
gezgin otacı gibi...

...

günü gelince yorulur her ölümlü gibi
pıhtılaşır ve donar;
ve o zamanda buzdan bir şehir olur
ve felsefeyide dondurur
                      karnında sözcüklerin.

ve o baktığında gözünüzün içine
siz,"ben şiirden anlamam,
ben şiirden anlamam!"
diyerek gözlerinizi kaçırsanız bile

o hiçbirşey bulamasa sizin için yapacak,
kar olur yağar bir gün
                             kabrinizin üzerine.



Cahit Koytak
kitabını arayan şiirler





15 Eylül 2013

göç zamanı...




yıllardır kapağı açılmayan eski dergiler, kimi okunmuş, kimi okunmamış veya yarım bırakılmış mesleki kitaplar, üniversitede ders notlarımı yazdığım, kapağınında/sayfalarında derste arkadaşlarla  sıkıntıdan çizdiğimiz karalamalar, aforizmalar olan ve bir gün tekrar okursam diye sakladığım defterler, işe başladığım günden bu yana yazdığım raporlar, biriktirdiğim notlar, kartpostallar, fotoğraflar, öğrencilerden ve arkadaşlardan aldığım ufak tefek hediyeler, renkli kalemlerim, not kağıtlarım, masa ve duvar takvimim, erken bastıran soğuklar için elektrik sobam, iş çıkışında yağmura yakalanma ihtimali için bekliyen şemsiyem, iş yerinde çay ve su içmemi sağlayan abimin hediyesi sebilim, çay/kahve kupalarım, sabah çayına eşlik eden küçük televizyonum, bel yastığım, bilgisayarım, yazıcım, yıllardır yavaş yavaş büyüttüğüm çiçeklerim, duvardaki resimlerim...

onaltı yıldır yavaş yavaş birikmiş, ayrı ayrı anısı, hikayesi olan bir sürü eşya, nesne, ıvır zıvır...

yıllardır evim haline gelmiş iş yerimde ne hissedeceğimi bilemeden, apar topar, bir şaşkınlık, inanmazlıkla herşeyi topluyorum, kutuluyorum... 

oysa bunu ancak emekli olurken yapacağımı sanıyordum...

en önemliside  on altı yılda biriktirdiğim anılarım...

olayın ağırlığını hafifletmek için arkadaşlarla dalga geçiyoruz, şakalar yapıyoruz...

duygusallaşmaktan, üzüntüden kaçmanın bir yolu da dalga geçmek...

ama kaçamıyoruz, resmi plakalı minübüs içeri giriyor, bizi beklemeye başlıyor...
bütün çalışanlar toplanıyor, vedalaşmaya, el sıkışmaya başlıyoruz, bazıları ağlıyorlar...

bende bir gerçekdışılık duygusu...

bir inanmazlık içerisinde, robot gibi, ayrılmıyormuşum, yarın tekrar görüşecekmişim  gibi tokalaşıyorum...

sonra tüm kadın memurlar minibüse biniyoruz, minibüs hareket ediyor...

geride kalan ve  bizi el sallayarak uğurlayan iş arkadaşlarıma bakamıyorum...

bitti mi şimdi?

bitti...









3 Ağustos 2013

masalda yaşamak...



N.Arın


"pozitif kendini kandırma" konusunda iki amerikalı psikoloğun yaptığı araştırmanın sonucuna  göre insanlar  kendilerini üç şekilde kandırıyorlarmış :

* kendilerini daima gerçekte olduklarından daha iyi ve olumlu görerek,

* hayatları üzerinde aslında olduğundan daha  fazla kontrolleri olduğuna inanarak ,

* bunu doğrulayan hiç bir kanıt olmasa da geleceklerinin bu günden daha iyi olacağına inanarak...

varoluşçu psikoloji ise, insanların genellikle diğerlerinden "farklı" ve  "özel" olduklarına, büyük bir güç tarafından (tanrı) korunup kollandıklarına ve diğerlerinin başına gelenlerin kendi başlarına gelmeyeceğine inanarak yaşadıklarını söyler...  

noel babaya veya masal kahramanlarına inan çocukların saflığına gülümsüyoruz...

oysa bir anlamda hepimiz kendi masalımızın kahramanıyız, kendi yarattığımız ve gerçek olarak kabul ettiğimiz inançlarımızla yaşıyoruz... 

ta ki gerçeklerle burun buruna gelip şaşarak "bu bana nasıl oldu" diyene kadar...







24 Temmuz 2013

hem röntgenci hem teşhirci



N.Arın


ne ilginç insanlar olduk...

geçmişte bıraktığımız insanlarla yeniden arkadaş olduk...
oysa artık bir bağımız, birlikteliğimiz, görüşmemiz, duygumuz, paylaşımımız kalmamış...

olsa zaten geçmişte değil bu günümüzde olacaklar...

sadece eski anılar ve geçmiş günlerin hatırı var...

ama merakla onların fotolarına bakıyoruz... ne kadar değişmiş, ne kadar yaşlanmış, hayatta neler yapmış, ne kadar yol almış, kiminle evlenmiş, çocukları nasıl, nasıl yaşıyor, tatile nerelere gitmiş vs vs...

fotoğraflardaki insanların yüzünde anılardaki arkadaşımızın izlerini arıyoruz...

biraz da onların hayatlarını  kendimizinkiyle kıyaslıyoruz... bazen daha başarılı bazense yenik hissediyoruz...

başkalarının hayatlarını röntgenlemek  artık çok sıradan, çok normal...

sonra biz de gezi, eğlenme, toplanma, kutlama vs. fotolarımızı koyuyoruz...

yüzümüz hep gülüyor, mutluyuz, memnunuz,  her şey yolunda, hayat güzel...

en özel, mahrem anları bile herkesle paylaşıyoruz... başkaları görüp bizi alkışlamalı, takdir etmeli, beğenmeli hatta kıskanmalı...

sevgi sözcükleri bile herkesin göreceği, duyacağı şekilde paylaşılıyor... ne kadar teşhir o kadar heyecan, alkış, beğenme...

bana bakın!

bakın bana!

artık romantizmin tadı yok... çoktan modası geçmiş...

bizden başka kimsenin görmediği romantik bir anın anlamı kalmadı...

her gittiğimiz yeri bildirmeli, attığımız adımı duyurmalıyız... 

ne kadar eleştirsek, küçümsesek, dalga geçsek de hepimiz farklı derecelerde  bu durumun içindeyiz...

dışında kalmak, çağ dışı kalma, sosyal hayattan kopma tehlikesini de birlikte getiriyor çünkü...


içimizdeki röntgenci ve teşhirciyi keşfediyoruz...