3 Ağustos 2013

masalda yaşamak...



N.Arın


"pozitif kendini kandırma" konusunda iki amerikalı psikoloğun yaptığı araştırmanın sonucuna  göre insanlar  kendilerini üç şekilde kandırıyorlarmış :

* kendilerini daima gerçekte olduklarından daha iyi ve olumlu görerek,

* hayatları üzerinde aslında olduğundan daha  fazla kontrolleri olduğuna inanarak ,

* bunu doğrulayan hiç bir kanıt olmasa da geleceklerinin bu günden daha iyi olacağına inanarak...

varoluşçu psikoloji ise, insanların genellikle diğerlerinden "farklı" ve  "özel" olduklarına, büyük bir güç tarafından (tanrı) korunup kollandıklarına ve diğerlerinin başına gelenlerin kendi başlarına gelmeyeceğine inanarak yaşadıklarını söyler...  

noel babaya veya masal kahramanlarına inan çocukların saflığına gülümsüyoruz...

oysa bir anlamda hepimiz kendi masalımızın kahramanıyız, kendi yarattığımız ve gerçek olarak kabul ettiğimiz inançlarımızla yaşıyoruz... 

ta ki gerçeklerle burun buruna gelip şaşarak "bu bana nasıl oldu" diyene kadar...







24 Temmuz 2013

hem röntgenci hem teşhirci



N.Arın


ne ilginç insanlar olduk...

geçmişte bıraktığımız insanlarla yeniden arkadaş olduk...
oysa artık bir bağımız, birlikteliğimiz, görüşmemiz, duygumuz, paylaşımımız kalmamış...

olsa zaten geçmişte değil bu günümüzde olacaklar...

sadece eski anılar ve geçmiş günlerin hatırı var...

ama merakla onların fotolarına bakıyoruz... ne kadar değişmiş, ne kadar yaşlanmış, hayatta neler yapmış, ne kadar yol almış, kiminle evlenmiş, çocukları nasıl, nasıl yaşıyor, tatile nerelere gitmiş vs vs...

fotoğraflardaki insanların yüzünde anılardaki arkadaşımızın izlerini arıyoruz...

biraz da onların hayatlarını  kendimizinkiyle kıyaslıyoruz... bazen daha başarılı bazense yenik hissediyoruz...

başkalarının hayatlarını röntgenlemek  artık çok sıradan, çok normal...

sonra biz de gezi, eğlenme, toplanma, kutlama vs. fotolarımızı koyuyoruz...

yüzümüz hep gülüyor, mutluyuz, memnunuz,  her şey yolunda, hayat güzel...

en özel, mahrem anları bile herkesle paylaşıyoruz... başkaları görüp bizi alkışlamalı, takdir etmeli, beğenmeli hatta kıskanmalı...

sevgi sözcükleri bile herkesin göreceği, duyacağı şekilde paylaşılıyor... ne kadar teşhir o kadar heyecan, alkış, beğenme...

bana bakın!

bakın bana!

artık romantizmin tadı yok... çoktan modası geçmiş...

bizden başka kimsenin görmediği romantik bir anın anlamı kalmadı...

her gittiğimiz yeri bildirmeli, attığımız adımı duyurmalıyız... 

ne kadar eleştirsek, küçümsesek, dalga geçsek de hepimiz farklı derecelerde  bu durumun içindeyiz...

dışında kalmak, çağ dışı kalma, sosyal hayattan kopma tehlikesini de birlikte getiriyor çünkü...


içimizdeki röntgenci ve teşhirciyi keşfediyoruz...



13 Temmuz 2013

hafızamdan film sahneleri



bazen bir şey konuşurken , müzik dinlerken ya da kitap okurken izlediğim filmlerden bir sahne geliverir gözümün önüne, yerli yersiz...

mesela çocukluğumun korku filmi ahtapottan, dev ahtapotun  çocuk arabasındaki bebeği bir koluyla sessizce denizi çekişi gelir gözümün önüne, ne kadar ürktüysem unutamamışım..

bir de içine şeytan giren  kızın havada dururken aynı zamanda 360 derece dönen başı... 

sonra adını hatırlamadığım bir filmde  tören bandosunu izlerken kamera bir apartmanın camına doğru kayar ve burada bir kızın sessizce  tecavüze uğradını görürüz...

kalın elektirik kablosunun jawsın ağzına verilerek kızartıldığı sahne de ergenlik dönemimin hatırası...

kasabanın cadılarında Jack Nicholson'ın kilise de uyuma sahnesi aklımdadır hala...

üniversitede 2-3 kere izlediğim beetlejuice'daki şu sahneyi çok severim  :




rahatsız edici yönetmen Lars von Trier in "avrupa" filminin açılış sahnesinde bir hipnozcuyu dinleriz...

hipnozcu  "beşten geriye saydığımda avrupa'da olacaksın" der ve sıfıra geldiğinde kahramanla birlikte avrupada oluruz... 
filmin son sahnesinde ise kahraman suya batmakta olan bir tren vagonunda, vagona dolan sularla mücadele ederken hipnozcunun "beşten geriye saydığımda boğulmuş olacaksın" dediğini duyarız...

o yavaş yavaş geriye doğru sayarken kahramanın boğulmamak için gösterdiği nafile çabayı izleriz ve boğulacağını bile bile kurtulmasını ümit ederiz...




kapalı gişe oynadığı zamanlarda gece 01.00 seansında girip 04.00 de çıktığım   schindlerin listesi'ndeki pembe paltolu çocuk da unutulmaz bir sahnedir :




belki on kere seyrettiğim amadeusun kahkahaları ve görkemli opera sahneleri aklıma geldiğinde şimdi niye böyle operalar sahnelenmiyor? diye düşünmüşümdür :




şiirsel yönetmen kieslowskinin "üç renk" üçlemesinden "mavi"de Julliette Binoce'un  taş duvara yumruğunu sürterek yürümesi gözümün önündedir (bi daha seyretmeliyim)...





gene kieslowskinin "aşk üzerine küçük bir film" inde, kadının kendisine aşık olan  gencin odasından kendi evini izleyişi nasıl şiirsel, nasıl unutulmazdır :


ve tabi "truman show" dan gökyüzünden düşen spot sahnesi...
(her hatırladığımda bi gün olurmu acaba? diye düşünmeden edemem)






7 Temmuz 2013

ölümsüz olmak...


                                                                        N.Arın

hepimiz bulunduğumuz noktadan, kendi içimizden, bu güne kadar biriktirdiğimiz bilgiden, tecrübeden bakıyoruz hayata...
 
düşündüm de merkezde ben varım ve gezegenlerin güneşe sıralanışı gibi çevremdeki insanlar yakınlıklarına göre benim yörüngemdeler...

ben de onların yörüngelerindeyim... kimininde merkeze yakın, kimininde neptün kadar uzak...

bir şekilde birbirimizi çekiyoruz ve itiyoruz...

ama gezegenlerden farklı olarak birbirimizi değiştiriyoruz da...

hayatıma girip de bana yaklaşmasına izin verdiğim insanlara baktığımda, herbirinin beni ne ölçüde etkilediğini, değiştirdiğini görebiliyorum...

mutlu olmak için emek vermeyi, mutlu olduğumda bunun farkına varmayı,   kendinden utanmamayı, insanları rahatsız eden yönlerimi farketmeyi, özenli olmayı, süprizlere, değişikliğe açık olmayı,  durumlara uyum sağlayabilmeyi,  sınırlarını zorlamayı, güzelliklerin farkına varmayı,  ve en önemlisi olabildiğince   cesur olmayı öğrenmişim hayatıma giren insanlardan... 

kimbilir daha  neler öğreneceğim...

herkes bir şekilde -sözleriyle, tavrıyla, duruşuyla- ötekine rehberlik, hocalık ediyor, hayatımızın bir döneminde yanımızda oluyor, bize bir şeyler katıyor sonra herkes kendi yoluna devam ediyor...

Yalom gerçek  ölümsüzlüğün böyle bir şey olduğunu söylüyor; 
bir insanı bir  şekilde etkilersiniz, bu etki de onun hayata bakışında, diğer insanlara tutumunda bir değişikliğe yol açar... ondaki değişiklik çevresindeki insanlarda da bir şeyleri değiştirir...
damlanın suda halka halka yayılması gibi etkiniz   diğer insanlara ve zamana yayılır...

siz öldükten yıllar sonra da,  adınız anılmasa da etkiniz devam eder...

ölümsüz olursunuz...

1 Haziran 2013

mahir bey...


levent'in ilk yıldönümü yaklaşıyordu...

kalırsam izmir'in boğazımı sıkacağını hissettim ve kadim dostumun yanına kaçmaya karar verdim...

dostum bana "psikoloğumsun" der ama kimin kime psikologluk yaptığı belli değildir...

beni gezdirmek için bir sabah "hadi değirmendere"'ye gidelim diyor... 
deniz kıyısındaki çay bahçelerinden birine oturup nefis bir kahvaltı yapıyoruz... sonra fotoğraflar çeke çeke güzel değirmendere'yi gezmeye başlıyoruz...

gide gide bir eski kitapçıya varıyoruz... iki kitap kurdu hemen içeri dalıyoruz...
benim dikkatimi kitaplardan önce duvarlardaki  resimler çekiyor,
yetenekli bir ressamın elinden çıktığı belli...




"bu resimler kimin " diye soruyorum, "benim" diyor küçük bir masanın arkasında oturmakta  olan kırklı yaşlarında, uzun saçlı  bey...

hemen resim muhabbetine başlıyoruz mahir beyle... aslında heykeltraş olduğunu ama kısa süre önce felç geçirdiği için artık heykel yapamadığını ama resim yaptığını anlatıyor... geçimini sağlayabilmek için de eski kitapçı açmış...

yerinden kalkıyor,eline bir dosya alıyor ve hafif aksayarak yanımıza geliyor... dosyada yaptığı heykellerin fotoları var... bir çoğu ödüller almış, şehrin çeşitli parklarına konmuş güzel heykeller yapmış...



                                       

genç yaşta sanatından uzak kalmanın , hayallerini erken terketmenin hüznü ile bakan gözleri, heykellerine ilgi ve beğeniyle baktığımızı görünce  parlamaya başlıyor... sanatı hakkında konuşabileceği birileriyle karşılaşmanın heyacanıyla içerideki odada başka resimleri de olduğunu istersek gösterebileceğini söyleyerek bizi dükkanın arkasına davet ediyor...

odaya girdiğimizde bir kaç parça kişisel eşya ile tek kişilik bir yatak görüyoruz... zaten oda da yataktan az büyükçe... odadaki ağır hüzünlü havayı duvarlardaki resimler de hafifletmiyor... anlıyoruz ki mahir bey dükkanın arkasındaki bu küçük odada yaşıyor...





bütün resimlerine bakıp , bazılarını mahir beyin izniyle fotoğrafladıktan sonra tekrar dükkana dönüyor ve bu sefer kitaplar üzerine konuşmaya başlıyoruz...
kitapların  arasında, karıştıra karıştıra, konuşa konuşa bayağı vakit geçiriyoruz... sonunda bir kaç kitap almaya karar veriyoruz... mahir bey utangaç bir şekilde parayı alıyor ve uğurluyor bizi...






bu yıl dostumu  ziyaret ettiğimde güzel değirmendereye hepbirlikte tekrar gidiyoruz...

kahvaltımızı yaptıktan sonra deniz kıyısından yürüye yürüye kitapçiya varıyoruz... 
içeri girdiğimizde dükkanın değişmiş olduğunu farkediyorum... 

şaşkınlıkla etrafa bakıyorum mahir beyin resimleri hala asılı ...

onun daha önce oturduğu masanın ardında genç bir hanım oturuyor oysa...

hemen yanışıp mahir beyi soruyoruz...
mahir beyin bir felç daha geçirip vefat ettiğini ,onun akrabası  olduğunu ve artık dükkanda kendisinin durduğunu söylüyor...

duvardaki che guevara'nın gözlerine bakakalıyorum...










5 Mayıs 2013

insan niye doğum gününde ölür ? (3)







''O gece yola çıktığını görmedim. Sessizce ayrılmıştı. 

Arkasından koşup ona yetiştiğimde, hızlı ve kararlı adımlarla yürüdüğünü gördüm. Bana:

“Ah! Buradasın...” dedi. Ama sesi hala telaşlıydı.

“Gelmemeliydin. Üzüleceksin. Öldüğümü sanacaksın, ama gerçekte ölmüş olmayacağım.”

Sustum...

“Anlaman gerekiyor. Orası çok uzak. Bedenimi oraya götüremem. Bunun için fazla ağır.”

Hiçbir şey demedim...

“Boşalmış bir deniz kabuğu gibi kalacağım...

Bunda üzülecek bir şey yok...”

Cevap vermedim...



1 Mayıs 2013

kendimi kopyalasam...



zoltan szabo


bu yıl kitap fuarına elimde bir listeyle gittim...aslında amacım suluboya üzerine yabancı ressamların kitaplarını elime alıp karıştırmak ve  işime yarıyacağını düşündüklerimi almaktı... ama umduğum gibi bir kitaba rastlayamadım maalesef...

listemdeki diğer kitapların da internetle hemen hemen aynı fiyata satıldıklarını bu yüzden elimde taşımaya gerek olmadını görünce sadece yazar arkadaşımın yeni çıkan  "gizemli günler" adlı kitabını alarak ayrıldım fuardan...
serinin son kitabında memo, bilim-kurgu bir dedektiflik macerasına sürüklüyor ...

kitapta her işi yapan (hatta daha iyi yapan) insan kopyaları (klonlar) var...
kendilerini kopyalamanın yolunu bulan insanlar bir kaç kopya çıkartarak  yapmaları gereken farklı işlerini onlara yaptırıyorlar...
 
bu fikir bana da çekici geldi... benim de bir kopyam olsa nasıl olurdu diye düşündüm...

benimle aynı olsa birlikte yaşaması zor olurdu heralde... benden daha iyi/üstün/becerikli filan olsa bu sefer de gıcık mı olurdum ne...
 
ama üniversite seçerken bir kaç kopyam olaydı güzel olabilirdi... mesela ben izmir'de psikoloji  okurken bir  kopyam ankara'da odtü'de okuyabilirdi... bi tanesi de sinema/tv'ye gidebilirdi... yani o dönemde kafamda dönüp duran tüm olasılıklar hayata geçmiş olurdu... ve ben diğerinde okusam ne olurdu acaba? sorusunun cevabını görmüş olurdum...
 
ya da üniversiteden sonra ben izmir'de işe girerken bi kopyam istanbulda gata'da , bi kopyam da van'da trt'de işe girebilirdi... acaba öbür işte çalışsam   no'lurdu? sorusunun cevabını'da böylece almış olurdum...
 
paralel evrenlerdeki hayatlarını izlemek gibi... 

ama diğer seçeneklerde daha mutlu yaşadığını görmek var ki insanı şimdiki hayatından soğutabilir... yok vazgeçtim...
 
aslında bu durum en çok şimdi işime yarayabilir... bir kopyam işe giderken, bir kopyam evin ihtiyaçları/işleriyle uğraşabilir , bir kopyam annemle sürekli ilgilenir...
ben de resim  yaparım, sıkılınca  kitap okur, ondan da sıkılınca film seyretmeye veya gezmeye tozmaya gidebilirim... eve bir köpek alabilir ve saate bakmadan sıkıcı mecburiyetler olmadan yaşayabilirim...