29 Ocak 2014

Nietzsche ağladığında






kitaplığımda o kadar okunmayı bekleyen kitap varken bazen eski bir kitaba gider elim. onu tekrar okuma isteğine karışı koyamam. bu isteğin nedeni kitabın içeriğinden çok üzerimde bıraktığı etkisidir. 

kitabın içeriğini tam hatırlayamasam da beni etkilediğini hatırlarım.geçmişteki beni neyin etkilediğini merak edip  kitabı yeniden elime alırım. 

Yalom’un 1996'da okuduğum “Nietzsche ağladığında” kitabını ikinci kere elime alışım da böyle oldu.kitap, Freud’un hocası J.Bruer ile F. Nietzsche’in karşılıklı felsefe ve psikoloji konuşmaları ile birbirlerine bir çeşit terapi yapmalarını konu alıyor. 

kitap da altını çizdiğim yerler Bruer’in ve (çoğunlukla) Nietzsche’nin güçlü, sarsıcı sözleri:


  • Terapistin oynadığı rol hastanın hazır olabileceği kadardır. Hazır olduğunda terapistin sözlerini duyar..
  • Kendinden hoşlanmayan pek çok insan gördüm; bunlar önce başkalarını kendileri hakkında iyi düşünmelerini sağlamaya çalışırlar. Bunu başarınca da bu sefer kendileri de kendileri hakkında iyi düşünmeye başlarlar. Ama bu sahte bir çözümdür; bu başkasının otoritesi altına girmeyi kabullenmektir. 
  • Size düşen ödev kendinizi kabullenmenizdir- benim sizi kabullenmemin yollarını aramak değil
  • Mutlak hedef, başkalarının fikirlerinden bağımsız olabilmektir, ama bu hedefe giden yol benim kabul edilmiş normların dışında olmadığımı bilmemden geçer. Kendi  hakkımda her şeyi bir başkasına açıklamaya  ve benim de sonuçta bir insan olduğumu öğrenmeye ihtiyacım var.
  • Kendi kurallarına uymayan insan başkaları tarafından yönetilmek zorunda kalır. Başkalarının kurallarına uymak insanın kendisini yönetmesinden çok daha kolaydır.

  • Çocuklarınızı yetiştirmek için önce kendinizi yetiştirmeniz gerek. Aksi halde, hayvani ihtiyaçlarınız, ya da yalnızlığınız ya da içinizdeki boşlukları doldurmak için çocuk sahibi oluyorsunuz demektir.
  • İdeal evlilik ilişkisi, her iki insanında yaşamını sürdürmesi için bu ilişkiye muhtaç olmadığı zaman kurulandır. Eğer kendi yalnızlığımızı kucaklayamazsak inzivaya karşı kalkan olarak başka birini kullanırız. İnsanın evliliğini bitirme gücü yoksa (o evliliğe muhtaçsa) o evlilik zaten bitmiş demektir. Evliliğini kurtarmanın tek yolu onu bitirebilme gücüne sahip olmaktır
  • Ümitsizlik özfarkındalık adına ödenen bir bedeldir. Yaşama derinlere inerek bakacak olursanız, ümitsizlikle her zaman karşılaşırsınız. Ümitsizliği yenmek için ‘böyle oldu’ yu ‘böyle istedim’e dönüştürmeyi öğrenmelidir.
  • Niceleri kendi zincirlerini çözemezler de dostlarının azatçısıdırlar 
       



12 Ocak 2014

Bedri Rahmi

  Bedri Rahmi



Büyük Şehirleri Takdim Ederim

sana büyük şehirlerden bahsedeceğim;
en büyük camiler orda kurulur
en küçük mezarlar orda kazılır
en kara yazılar orda dizilir
yüksek minarelerde sela verilir
civar hanelerde zina edilir
büyük şehirlerde yalan söylenir tosunum
halbuki küçük köylerin
mezarlığı bile yoktur

büyük şehirlere bağlanma mehmedim
öyle bir şehre yerleş ki
küçük fakat bizim olsun
sokaklarinda tanimadığın yüz
ensesine şamar atamayacağın kimse dolaşmasın
her agacına elin
her kariş toprağına terin değsin
ve kuytu evlerden birinde
senden habersiz ölenler olmasın

Bedri Rahmi Eyüboğlu



(bu güzel şiiri okuyunca bedri rahmiyle ilgili anılarım geldi aklıma...

doğasını, denizini  çok sevdiğimiz için leventle  her fırsatta yaz kış demeden fethiyeye giderdik.
her gittiğimizde o güzelim koylarını görmek için mutlaka tekne turuna çıkardık.

bir kayanın üzerine yaptığı balık resminden dolayı  koylarından birinin adı "bedri rahmi koyu" dur. ancak uzak bir koy olduğu için tekneler bu koya pek gitmezler. yıllarca bu kayayı görebilmek için bu koya gidecek tekne arandık bi türlü böyle bir tekneye denk gelemedik.
bu koy bizim için fethiyede ulaşılması gereken bir amaca, bir hayale dönüştü...

son tekne turumuzda, tekne uzun bir yol yaptıktan sonra kaptan " bedri rahmi koyundayız" diye anons edince heyecanla, yeni bir kıta keşfeden kaşifler gibi adım atıyoruz karaya...)










3 Ocak 2014

uykunun deliklisi



 maria stezhko


en son ne zaman deliksiz bir uyku çektim?
hatırlamıyorum...

oysa herşey ne de güzel başlıyor..

tam uykum geldiğinde, tam gözüm kapandığında kaçırmadan gidiyorum yatağa...
serin yastığıma boynumu yerleştirip dizlerimi kıvırıyorum, yorganım yanağıma değerken apartmanın, komşuların gürültüleri, mırıltıları arasında  uykunun içerisine dalıveriyorum...

ve girdiğim gibi  hop uyanıveriyorum gecenin bir yarısı...

gözlerim dur daha uyku bitmedi diyor ama beynim çalışmaya başladı bile...

geçmişten, bugünden görüntüler, anılar geliyor önce...
sonra insanlar , konuşmalar, söylenmiş, söylenmemiş, söylenememiş sözler, sözler, sözler... 

bazen öbür yanıma dönüp kovalıyorum herkesi, herşeyi... 

bazen bir bakıyorum ki yatağım çok kalabalık olmuş, bana yer kalmamış...
mecburen kalkıyor, yatağı onlara  bırakıp salona gidiyorum...

battaniyemi alıp televizyonu açıyorum, kanallar arasından en uyku getirenini seçiyorum..

belgesel kanalları kazanıyor genellikle...
gözüm kapalı uzayın ,okyanusun veya ormanın derinliklerine dalarken beynimdeki sesleri unutuyorum...

ve yatak odasında bıraktığım uyku  gelip salonda buluyor beni...

rüyamda yatağıma uzanmış deliksiz uyuyormuşum...
 









18 Aralık 2013

kış uykusu


sterling edwards


yorganı kafamıza çekme günleri geldi...

gün ağarmadığı için gecenin bittiğine inanamadığın, sıcak yataktan ayağını dışarı uzatamadığın, yüzüne soğuk su değecek diye yüzünü yıkamaya korktuğun günlerdeyiz…

sırtımızdaki, kafamızdaki, ruhumuzdaki  ağırlıklara , atkılarımızın, kazaklarımızın, kabanlarımızın ağırlığını da ekliyoruz şimdi...

kovuklarımıza çekilip, çay-kahve ya da şarap eşliğinde, kurşuni denize, gri gökyüzüne, ağırlaşmış bulutlara, hüzünlü yağmurlara, soyunan ağaçlara dalıp gitme, kışı, kendini ve hayatı düşünme zamanı şimdi…

hafta sonuna bir sürü şey planlayıp dışarı bakınca vazgeçme, evin sıcacık kucağından kendini  çıkaramama mevsimindeyiz…

şöyle polar pijamayı giyip en yumuşağından yastığı, battaniyeyi yanına alıp kış uykusuna yatmalı… 

kahveleri, çayları, çikolataları, kestaneleri hazır edip bir türlü başlayamadığımız kitaplara, kaçırdığımız dizilere, ertelediğimiz resimlere, göremediğimiz filmlere gömülmeli...

arada kalkıp pencereden bakmalı, kışın ağır ağır geçişini izlemeli…

bahar başında bir cemre  de sana düşmeli sonra, 
uyanmalı yavaş yavaş...

için kıpırdamaya başlamalı... 

mağaralarımızdan çıkıp yeniden  canlanmalı, uyanan toprakla, ağaçla, doğayla birlikte uyanıp başını dışarı uzatmalı…

tazelenmiş bir zihin ve ruhla tomurcuklanmalı, 

çiçek açmalı... 





30 Kasım 2013

kadınlar arasında

yılmaz helvacı


"hakim kadınsa o davayı kazanma şansım azalıyor” diyordu röportaj veren bir kadın avukat
çok iyi anlıyorum onu...

kadınlar arasında böyle bir durum var:

bi rekabet, bir çekişme, alttan alta bi süzme, inceleme, açık arama, kıskançlık, iğneleme...
birbirinin yoluna taş koyma, dedikodusunu yapma, entrika çevirme, ezmeye çalışma ve daha neler neler...

niye adet böyledir?  büyükşehirde büyümüş üniversite mezunu arkadaşlarım neden  kaynanalarından dertlenirler mesela? niye dünün gelini ilerde kaynana olunca halden anlamaz da gördüğü zulmü gelinine de çektirir?
niye bi çok kadın birbirine kötü davranır?

işe ilk başladığımda tamamen kadınlardan oluşan bir çalışma ortamındaydım. gençtim, deneyimsizdim, idealisttim, hayallerim vardı…
bana güzel bir oda, güzel mobilyalar verecekler, hemen çalışmaya başlayacağım, güzel işler çıkaracağım, takdir göreceğim neler yapacağım neler...

oysa iş yerimde yıllanmış, işi ve memuriyeti yalamış yutmuş, kurnaz  kadın memurlar vardı. çoğunun niyeti bu saf ve gözü açılmamış çömeze sözünü geçirmek, boyun eğdirmek, kendi işine yarar şekilde yönlendirmek ve yetiştirmekti...

itiraz etmenin, karşı gelmenin cezası ağırdı, dışlanırdın, yalnız kalırdın, dalga geçilirdin, arkadaşlıktan mahrum bırakılırdın, her gün gerilerek, nefret ederek işe giderdim, iş yeri  değiştirme, kaçma, kurtulma hayalleri kurardım...

dört yıl çalıştıktan sonra şansım döndü ve  kadın erkek bir arada çalıştığım ikinci iş yerime geçtim, bi rahatlama, bi denge, bi huzur... 

ta ki üç ay öncesine kadar..

kader mi kısmet mi ne demeli bilmiyorum, tanrı benle dalga geçiyor da olabilir,on altı yıl sonra işe ilk başladığım yere  geri dönmek zorunda kaldım...

yine kadınların arasındayım ve bir çok şeyi aynı bıraktığım gibi buldum;
bazısı eski bazısı yeni  kadın çalışanlar aynı tavırları yapmaya, aynı oyunları oynamaya, kendilerini ve birbirlerini mutsuz etmeye devam ediyorlar...

ben artık bunları iyi tanıyorum...
ama yine de daha sık emeklilik hayalleri kurar  oldum...





18 Kasım 2013

ayrılamadığın her yer hapishanedir*



N.Arın



ne kadar tutucu bir insanmışım!

insan kendinde habire yeni şeylerin farkına varıyor, insan kendini tanımalara doyamıyor...

16 yıldır çalıştığım, buradan emekli olurum dediğim işyerimden ayrılmak zorunda kalınca gördüm ki ben tutucu (aman allahım muhafazakar!) bir insanmışım..

değişiklikten ne kadar rahatsız olurmuşum, yeniliklere kapalıymışım, sıkılsam da düzenim devam etsin istermişim...

önünden geçtiğim dükkanlara, otobüs beklediğim duraklara, iş yerimin binalarına, gereğinden fazla büyük olan odama (ahhhh odama) , arkadaşlarımın odalarına, sabah sıcak gevrekle kahvaltı yapmaya, Ayşe teyzenin doyulmaz çaylarına, öğle arası yürüyüş yaptığımız deniz kenarına, yürüyüş yapmadığımız zamanlarda takıldığımız marketin reyonlarına, öğle yemeği yediğimiz yerlere, iş yerimin bahçesine, bahçedeki dut, erik, iğde, limon ağaçlarına,  kedilere, ördeklere...

daha nelere nelere bağlıymışım, iş yerimi evim yapmışım...

ve tabi en azını on yıldır tanıdığım, birbirimizin binbir halini bildiğimiz, milyon anı biriktirdigimiz,  akrabam haline gelmiş iş arkadaşlarım...

eşimin ardından çift kişilik hayattan tek kişilik bir hayata geçmek büyük ve zor  bir değişimdi.

yeni oyalanmalar, yeni  alışkanlıklar, yeni hayaller, yeni insanlar, yeni tadlar edinmek, yeni adımlar atmak zor oldu.

ardından ev değiştirmek zorunda kaldım, taşındım, bir çok eşyamla vedalaştım , yeni eşyalar aldım.

hayatımda sabit kalan değişmeyen şey iş yerim ve iş arkadaşlarım olmuştu.

bu yıl hem iş yerim  hem de iş arkadaşlarım değişiyor...

çantasını koluna takıp yeni bir işe ,yeni bir şehre , yeni bir hayata  sevinçle ve heyecanla yürüyenlerin, oralara ilişkin güzel hayaller kuranların, sürprizlere açık olanların iyimserliklerine ve cesaretlerine hayran oluyorum, imreniyorum...

yeni yerlere, yeni insanlara, ortamlara açık olmayı isterken eski, bildiğim, güven duyduğum düzene olan bağlılığım ve cesaretsizliğim ayağıma takılmış bir pranga gibi, geri çekiyor beni...

tanıdığım, bildiğim, risksiz, güvenli hayatın  uyuşturucusu etkisi bu, bağımlısı olup vazgeçemediğim...

galiba hayat,  insanların, eşyaların, mekanların, her şeyin geçici olduğunu, hiçbir şeye sıkı sıkıya bağlanmamak gerektiğini, bağlanmanın acı ve üzüntü getireceğini, zamanı gelince bırakmayı bilmek gerektiğini böyle anlatıyor bana...
 

*Liberal Arts


15 Ekim 2013

dostlara...



 M.J.Marianof


insanın,yanında rahatça saçmalayabileceği, saçmalarken onu ilgiyle dinlemeye devam eden arkadaşları olmalı...


saçmalıklarını, takıntılarını, arızalarını görmezden gelen ve hala "sevilebilir" olduğunu hissettiren arkadaşları...


sen kendini çöpe attığında sana bulunmaz hint kumaşı muamelesi yapan, hala sana inanmaya devam eden...


dengesiz davransan da kendini "normal" hissettiren arkadaşları...


sen kendine tahammül edemezken sana tahammül etmeye devam eden,

kendin için yaşayamazken onun için yaşamanı isteyen,  sadece sesini duymanın bile dünyayı yaşanabilir kıldığı arkadaşlar...

birlikte abuk sabuk hayaller kurduğu, fikirler ürettiği, yanında çocuklaşabildiği, kendiyle dalga geçebildiği, utanmadığı..


hatta rahatça küfredebildiği...


gördüğü, yaşadağı şeyleri "bunu ona anlatmalıyım" dediği...


arada senle dalga geçen, bazen kendinle yüzleştiren

arkadaşları...

akrabalık arkadaşlıktan önde gelir çoğu zaman...

kan bağın olmasına rağmen pek anlaşamadığın, paylaşamadığın, ayrı gezegenlerde yaşadığın, komşun olsa görüşmeyeceğin  insanlarla yıllar yılı görüşürsün de, senin ruhunu okuyan insanlarla uzak düşersin kimi zaman...


bir yerde "arkadaşlar kendi seçtiğimiz akrabalarımızdır" diye okumuştum,

ne kadar güzel ne kadar doğru söylenmiş bir söz..

kendi seçtiğim akrabalarıma sevgilerimle...