9 Mart 2013

siyah ayna...



yabancı dizi meraklısı biri olarak ingiliz dizilerini her daim amerikan dizilerine yeğlerim... daha samimi, inandırıcı ve (amerikan tarzına alıştığımızdan mıdır) daha yaratıcı bulurum...

bi "emret bakanım"ı kim unutabilir? veya "sherlock holmes"u ve tabi ki 
"doctor Who" yu...

"Black Mirror" ise sıradışı bir dizi...

her bölümü farklı konuda, farklı yönetmenler  tarafından çekilen, kısa film tadında, ilginç, yaratıcı, şaşırtıcı, sarsıcı, rahatsız edici, sorgulatıcı, çok çeşitli göndermeleri olan, her bir bölümü  sosyal bilimlere ders konusu olup tartışılabilecek bir ingiliz dizisi...

bir zamanların " alacakaranlık kuşağı" tadında...

dizinin anlattıkları aslında günümüz toplumunun, insanının ve teknolojisinin adında da belirtildiği üzere siyah aynası....

anlattıkları hem mevcut halimiz, hem de olası gidişatımız...

1. sezonun ilk bölümü (ve bence en etkileyici olanı) modern anarşizmin ne kadar etkili olabileceğini ve iktidarı ne kadar iktidarsız bırakabileceğini çok etkileyici bir tarzda anlatıyor ve ciddi bir medya eleştirisi yapıyor...

ikinci bölüm düzene karşı geleni düzenin nasıl da içine alıp öğüteceğini (bir zamanlar rock/metal müziğinin ve che guevara'nın başına geldiği gibi) anlatıyor...

üçüncü bölüm ise hayatımızdaki herşeyi (ama herşeyi) hatırlamanın bir ödül mü lanet mi olduğu sorusu üzerine düşündürüyor...





2. sezonun birinci bölümü benim için çok etkileyiciydi, göz yaşlarıma engel olamadım...

neyse diziyi benim yorumlarımdan okumaktansa kendiniz seyretmeyi tercih edeceğinizi biliyorum işte linki :







7 Mart 2013

amour...




bu yıl seyrettiğim en etkileyici filmdi...

belki ben de benzer şeyler yaşadığım için, 

aynı çaresizliği, umutsuzluğu tattığım için...

belki de oyuncular bu kadar iyi oynadıkları için...

bir oyuncunun çok doğal, çok içten rol yapması hem hayranlık uyandırır hem tedirgin eder beni...

"içtenlik, doğallık, kendine özgülük" nasıl bu kadar  -iyi- "oynanabilir"diye düşünürüm?

insan bir olayı gerçekten yaşamadan nasıl bu kadar  ikna edici olabilir?

artık kimin sahici, doğal, içten olduğuna inanabiliriz ?




5 Mart 2013

her cumartesi...


 N.Arın

hadi kaaaalk, hazırlaaaan...

ama bu gün tatil, özgürüm, serbestim, mecburiyetsizim...

şöyleee uzuun uzuun yatsam, oyalana oyalana kahvaltı yapsam, uzuuun uzuun çay içsem...

hadi kaaalk vapur saati geliyor...

offffff...

kalkıyorum, giyiniyorum, çaydanlığın altını yakıyorum, tostu hazırlarken çay demlensin...

sonra tostu paketliyorum, çayı termosa dolduruyorum, en son kitabımıda çantaya atıp çıkıyorum evden...

hava yağmurluysa otobüsle, güzelse yürüyerek varıyorum vapur iskelesine...

vardığımda dokuz buçuk arabalı vapuru yeni yanaşıyor oluyor...

yanaşır yanaşmaz hızla ilerliyorum, sevdiğim köşelerden birini kapmalıyım...

hem cam, hem kalorifer kenarı, hem de dar olduğu için fazla kalabalık olmayan köşelerden birini kapıyor ve yerleşmeye başlıyorum...

önce kupamı çıkartıp çayımı dolduruyor, kaloriferin üzerine koyuyorum...sonra tostumu çıkartıyor ve denizi, martıları seyrederken kahvaltımı yapıyorum...

tost bitince sıra ikinci çaya ve kitap okumaya geliyor...

vapur bostanlı iskelesine yanaşırken kitaptan kafamı kaldırıyorum...

işte geldim...

erkenden varmamak için ağır adımlarla çıkıyorum vapurdan...

begonvilden girişi görünmeyen , önünde bir sürü kedinin oturduğu atölyenin kapısını çalıyorum...

hocam gözlerinin içi gülerek ve "hoşgeldiiiiin" diyerek açıyor kapıyı...

fırça ve su kavonozumu, yarım kalmış resmimi ve diğer malzemelerimi masama yerleştirmiş bile...

hocamla haftalık sohbetimize başlıyoruz biraz şundan, biraz bundan... 

birazdan bir sürü (çoğu ilkokul öğrencesi) çocuk ve bir-iki de yetişkin gelecek...atölye dolacak...

ben onlarla birlikte resmime devam edeceğim...

caz, türkü, klasik müzik, ney vb. müzikler eşliğinde resimler yapıyoruz...

hocam gevrekçiden (evet burası izmir) gevrekler alıp bir sepetin içine bölüp koyuyor, portakal/ elma dilimliyor... resimden yorulan mola 
verip yiyecek masasının başına gidiyor...

ben de mola verip bir neskafe eşliğinde bi parça gevrek yiyorum...

kimi beğenerek, kimi beğenmeyerek ama her daim hocamın gözetiminde, müdehalesinde resimler yapıyorum...

dönüş vapurunun saati yaklaştığında toparlanmaya başlıyorum...

boyalardan çamur haline gelmiş suyu döküp kavanozları kaldırıyor, fırçaları, kağıtları toparlıyorum...

hocam kapıya kadar geçirerek uğurluyor...

geldiğime  memnun, gülümseyen bir suratla yerleşiyorum vapurdaki köşeme...

1 Şubat 2013

...



                                                                       L.Arın

...


bazı acıları kimseye açamazsın,
ne ananla paylaşabilirsin onları;
ne karınla, ne çocuklarınla,
ne dostunla, ne doktorunla...

bazı acıları sen de anlayamazsın
onlar için kimseyi suçlayamazsın,
ne kadar kıyıcı olursan ol kendine karşı,
kendine de yüklenemezsin onlar için.

işte böyle acıların da bir anlamı olsun,
hesaba katılsınlar,
borçtan düşülsünler ister
içten içe insan.

bunun içindir ki, her acıyı gören,
hesaba katan ve onu sizinle paylaşan
bir Tanrı, var olmak zorundadır,

bize şahdamarımızdan daha yakın
bir kendilik, var olmak zorundadır;
tek zorunluluk budur,
tek zorunluluk, Tanrı için...




Cahit Koytak




19 Ocak 2013

abim...




N.Arın

ben ilkokuldayken o lisedeydi...

edebiyat, tarih gibi derslerle arası pek iyi degildi...
okuldan arta kalan zamanlarda bir plakçının yanında çalışır müşterilerin kasetlerini doldururdu...

evde cem karaca'lar, barış manço'lar, ilhan irem'ler, neşe karaböcek'ler  ve  dönemin tüm hit parçaları dönüp dururdu...

dinlediğim şarkıların çoğunun sözlerini unutmamacasına ezberliyorum,  hayalimden klipler çekiyorum...

abimin çok düzenli tuttuğu ve ellememi yasak ettiği kasetleri var...
ama o yokken elliyorum , kurcalıyorum  sonra aynı şekilde bırakıyorum...
müzik tutkumun temellerini atıyor abim...

dönemin gençleri gibi saçlarını uzatıyor, ama kıvırcık saçları uzadikça kabarıyor, kabarıyor...

sonra bodrum katı düğün salonu olan,  döner mermer merdivenler ile çıkılan göktürk sinemasında makinistlik yapıyor...

ışıkların tam zamanında sönmesini, film makinesinin içindeki kömür çubukların yanmasını ayarlıyor, birinci makara biter bitmez seyirciler ıslıklamadan hemen ikincisini takıyor...

odasının duvarları film afişleri doluyor...
ben de makine odasına girebilen ayrıcalıklılardan oluyorum, filmleri gösterime girmeden ve para vermeden seyretme şansım  oluyor...
hababam sınıfının tüm  serisini seyrediyorum ama şeytan filminin yerli versiyonu ödümü kopartıyor, kabusum oluyor...

küçücük bir akordionu var abimin...onunla herşeyi çalabiliyor, ben ilkokulda tahta kaşıklarla silifke oyunları oynarken bize akordionu ile müzik yapıyor...

o zamanlar abimle çeşit çeşit tavşan besliyoruz, daha çok o besliyor ben seviyorum...
balkonda tavşan kafesimiz var ,onlara komik isimler veriyoruz, akşamları halıya örtü serip ortaya salıyoruz...
evdeki herşeyi, perdeleri, terlikleri, halıları,  pazar arabasını, kabloları kemiren tavşanlar en son babamın çiçeklerini de yiyince ölüm cezasından kurtulamıyorlar...

ben ergenliğe girerken o da  üniversiteye  giriyor...

evde bana ait bir odam olmadığı için hep onu kıskanıyorum...
abimle çok kavga ediyoruz, bana çok emrediyor, ona itaat etmemi, dediklerini yapmamı istiyor ben başkaldırıyorum, inat ediyorum, kavga- gürültü, çok sinir oluyorum ona...

üniversiteyi bitirdikten sonra liseden beri birlikte olduğu kız arkadaşı ile ( sevgili yengem) evlenmeye karar veriyor, nasıl seviniyorum evden gidecek, kavgalar bitecek, odası bana kalacak diye...

evden gidiyor, evdeki ses, müzik, hareket gidiyor... evde oluşan boşluğa inanamıyorum...

aaaa düpedüz abimi özlüyorum...

sonrasında başka şehirde oturan abimle yılda ancak bir-iki kez görüşebiliyoruz, onun hayatında binbir macera, benim hayatımda binbir hikaye...

ama hiçbir zaman sevgisini, neşeli sesini , kocaman desteğini benden esirgemiyor...

iyiki doğdun abicim, nice sağlıklı, mutlu, neşeli yılların olsun...

seni seviyorum...





31 Aralık 2012

kendime öğütler...






işte yeni yıl için söylemesi kolay  öğütler :

geçmişteki hatalarına çok fazla takılı kalma...

yeni yılda da yeni hatalar , beceriksizlikler, dengesizlikler, tutarsızlıkların olacak kabul et...

daha çabuk telafi etmeyi, kendine daha az kızmayı ,en azından daha çabuk affetmeyi dene...

gene bi tarafın "öfff gitmek istemiyorum, yapmak istemiyorum, evden çıkmak istemiyorum" diye inat etmeye, ayak sürümeye devam edecek...

sen de kendini arkadan itmeye " hadi kaaaalk... yürüüü... çııık dışarııı" demeye devam et...

annene daha daha daha sabırlı ol... onun sana olduğunun en az yarısı kadar...

resim yaparken, karar verirken, yeni  şeyler denerken daha cesaretli ol...

depresyonu kısa tut... girdin mi çıkmasını bil...

daha yaratıcı ol... resimde, işinde, hayatında ...

yeni yerler, yeni tadlar, yeni insanlar dene...

yarım bıraktığın, ertelediğin işleri bitir...

"ayıp olmasın" ı daha az kullan... önce kendine ayıp etme...

daha cesur ol, daha cesur ol, daha cesur ol...


 "bize öğüt yok mu" diyenler  için ise :




 “Bu senin hayatın. Ne seviyorsan onu yap ve bunu sıklıkla yap.
 Eğer bir şeyi sevmiyorsan, değiştir.
Eğer işini sevmiyorsan, bırak.
Eğer yeterince vaktin yoksa, televizyon izlemeyi kes.
Eğer hayatının aşkını arıyorsan, dur; sevdiğin işleri yapmaya başladığında seni bekliyor olacak.
Fazla analiz yapmayı kes, hayat basittir.
Her lokman için şükret. Bütün duygular güzeldir.
Aklını, kollarını ve kalbini yeni şeylere ve insalara aç.
Biz farklılıklarımızla birleşiriz.
Yanında gördüğün insana tutkusunu sor ve sana ilham veren hayalini onunla paylaş.
Sık sık seyahat et, kaybolmak kendini bulmana yardım eder.
Bazı fırsatlar bir kez gelir, onları yakala.
Hayat tanıştığın insanlarla ve yarattığın yeni şeylerden ibarettir;
bu yüzden çık ve yaratmaya başla. Hayat kısa.
Hayalini yaşa ve tutkunu paylaş.“



12 Aralık 2012

ben öldükten sonra...



N.A (reprodüksiyon)





             " ölüm üzerine çok düşünüyorum…" diyor,

"  ölümün nesini, ölüm anını mı, senden sonra burada  ne olacağını mı öldükten sonrasını mı ?"

" hepsini ama en çok ben gidince burada ne olacağını… ben yokken  hayatın nasıl olacağını merak ediyorum…"


kim etmez ki?…


benden sonrası nasıl olacak?

bu sorunun altında bi çok soru var aslında :

beni özleyecekler mi?... arayacaklar mı?... ardımdan üzülecekler mi?... hatırlayacaklar mı?... eksikliğimi hissedecekler mi?... izim kalacak mı?
yoksa hiçbir şey olmamış gibi normal hayatlarına devam mı edecekler? 

ben hiç olmamışım gibi…

bi zamanlarda bi … vardı  diyecekler mi ardımdan?…

bu durumun ufak çaplı bir denemesini psikodramada yapmıştık:

çember şeklinde oturan grubun içinden bir kişi sandalyesi ile çemberin dışına çıkıyor ve sandalyesini gruba ters çevirerek oturuyordu. 

grup onu yok sayarak o ayrılınca grupta neyin eksildiği üzerine konuşuyordu. grubun dışında oturan kişi ise bu konuşmaları dinliyor ve gruptaki etkisinin ne olduğunu öğreniyordu.

hepimiz için çok etkileyici bir deneyim olmuştu, hiç tahmin etmediğimiz sözler duymuştuk...

bunu yaşarken duyabilse/görebilse kaç kişi intihardan vazgeçmişti kimbilir... 

diğer insanlar için ne anlam ifade ettiğimizi, onların hayatında ne kadar yer kapladığımızı görebilmek ve onlara 
"bana iyi geliyorsun, benim için önemlisin, sensiz hayatım çok eksik, boş, anlamsız olurdu" diyebilmek...

ne kadar kolay ve  ne kadar zor...