5 Mart 2013

her cumartesi...


 N.Arın

hadi kaaaalk, hazırlaaaan...

ama bu gün tatil, özgürüm, serbestim, mecburiyetsizim...

şöyleee uzuun uzuun yatsam, oyalana oyalana kahvaltı yapsam, uzuuun uzuun çay içsem...

hadi kaaalk vapur saati geliyor...

offffff...

kalkıyorum, giyiniyorum, çaydanlığın altını yakıyorum, tostu hazırlarken çay demlensin...

sonra tostu paketliyorum, çayı termosa dolduruyorum, en son kitabımıda çantaya atıp çıkıyorum evden...

hava yağmurluysa otobüsle, güzelse yürüyerek varıyorum vapur iskelesine...

vardığımda dokuz buçuk arabalı vapuru yeni yanaşıyor oluyor...

yanaşır yanaşmaz hızla ilerliyorum, sevdiğim köşelerden birini kapmalıyım...

hem cam, hem kalorifer kenarı, hem de dar olduğu için fazla kalabalık olmayan köşelerden birini kapıyor ve yerleşmeye başlıyorum...

önce kupamı çıkartıp çayımı dolduruyor, kaloriferin üzerine koyuyorum...sonra tostumu çıkartıyor ve denizi, martıları seyrederken kahvaltımı yapıyorum...

tost bitince sıra ikinci çaya ve kitap okumaya geliyor...

vapur bostanlı iskelesine yanaşırken kitaptan kafamı kaldırıyorum...

işte geldim...

erkenden varmamak için ağır adımlarla çıkıyorum vapurdan...

begonvilden girişi görünmeyen , önünde bir sürü kedinin oturduğu atölyenin kapısını çalıyorum...

hocam gözlerinin içi gülerek ve "hoşgeldiiiiin" diyerek açıyor kapıyı...

fırça ve su kavonozumu, yarım kalmış resmimi ve diğer malzemelerimi masama yerleştirmiş bile...

hocamla haftalık sohbetimize başlıyoruz biraz şundan, biraz bundan... 

birazdan bir sürü (çoğu ilkokul öğrencesi) çocuk ve bir-iki de yetişkin gelecek...atölye dolacak...

ben onlarla birlikte resmime devam edeceğim...

caz, türkü, klasik müzik, ney vb. müzikler eşliğinde resimler yapıyoruz...

hocam gevrekçiden (evet burası izmir) gevrekler alıp bir sepetin içine bölüp koyuyor, portakal/ elma dilimliyor... resimden yorulan mola 
verip yiyecek masasının başına gidiyor...

ben de mola verip bir neskafe eşliğinde bi parça gevrek yiyorum...

kimi beğenerek, kimi beğenmeyerek ama her daim hocamın gözetiminde, müdehalesinde resimler yapıyorum...

dönüş vapurunun saati yaklaştığında toparlanmaya başlıyorum...

boyalardan çamur haline gelmiş suyu döküp kavanozları kaldırıyor, fırçaları, kağıtları toparlıyorum...

hocam kapıya kadar geçirerek uğurluyor...

geldiğime  memnun, gülümseyen bir suratla yerleşiyorum vapurdaki köşeme...

1 Şubat 2013

...



                                                                       L.Arın

...


bazı acıları kimseye açamazsın,
ne ananla paylaşabilirsin onları;
ne karınla, ne çocuklarınla,
ne dostunla, ne doktorunla...

bazı acıları sen de anlayamazsın
onlar için kimseyi suçlayamazsın,
ne kadar kıyıcı olursan ol kendine karşı,
kendine de yüklenemezsin onlar için.

işte böyle acıların da bir anlamı olsun,
hesaba katılsınlar,
borçtan düşülsünler ister
içten içe insan.

bunun içindir ki, her acıyı gören,
hesaba katan ve onu sizinle paylaşan
bir Tanrı, var olmak zorundadır,

bize şahdamarımızdan daha yakın
bir kendilik, var olmak zorundadır;
tek zorunluluk budur,
tek zorunluluk, Tanrı için...




Cahit Koytak




19 Ocak 2013

abim...




N.Arın

ben ilkokuldayken o lisedeydi...

edebiyat, tarih gibi derslerle arası pek iyi degildi...
okuldan arta kalan zamanlarda bir plakçının yanında çalışır müşterilerin kasetlerini doldururdu...

evde cem karaca'lar, barış manço'lar, ilhan irem'ler, neşe karaböcek'ler  ve  dönemin tüm hit parçaları dönüp dururdu...

dinlediğim şarkıların çoğunun sözlerini unutmamacasına ezberliyorum,  hayalimden klipler çekiyorum...

abimin çok düzenli tuttuğu ve ellememi yasak ettiği kasetleri var...
ama o yokken elliyorum , kurcalıyorum  sonra aynı şekilde bırakıyorum...
müzik tutkumun temellerini atıyor abim...

dönemin gençleri gibi saçlarını uzatıyor, ama kıvırcık saçları uzadikça kabarıyor, kabarıyor...

sonra bodrum katı düğün salonu olan,  döner mermer merdivenler ile çıkılan göktürk sinemasında makinistlik yapıyor...

ışıkların tam zamanında sönmesini, film makinesinin içindeki kömür çubukların yanmasını ayarlıyor, birinci makara biter bitmez seyirciler ıslıklamadan hemen ikincisini takıyor...

odasının duvarları film afişleri doluyor...
ben de makine odasına girebilen ayrıcalıklılardan oluyorum, filmleri gösterime girmeden ve para vermeden seyretme şansım  oluyor...
hababam sınıfının tüm  serisini seyrediyorum ama şeytan filminin yerli versiyonu ödümü kopartıyor, kabusum oluyor...

küçücük bir akordionu var abimin...onunla herşeyi çalabiliyor, ben ilkokulda tahta kaşıklarla silifke oyunları oynarken bize akordionu ile müzik yapıyor...

o zamanlar abimle çeşit çeşit tavşan besliyoruz, daha çok o besliyor ben seviyorum...
balkonda tavşan kafesimiz var ,onlara komik isimler veriyoruz, akşamları halıya örtü serip ortaya salıyoruz...
evdeki herşeyi, perdeleri, terlikleri, halıları,  pazar arabasını, kabloları kemiren tavşanlar en son babamın çiçeklerini de yiyince ölüm cezasından kurtulamıyorlar...

ben ergenliğe girerken o da  üniversiteye  giriyor...

evde bana ait bir odam olmadığı için hep onu kıskanıyorum...
abimle çok kavga ediyoruz, bana çok emrediyor, ona itaat etmemi, dediklerini yapmamı istiyor ben başkaldırıyorum, inat ediyorum, kavga- gürültü, çok sinir oluyorum ona...

üniversiteyi bitirdikten sonra liseden beri birlikte olduğu kız arkadaşı ile ( sevgili yengem) evlenmeye karar veriyor, nasıl seviniyorum evden gidecek, kavgalar bitecek, odası bana kalacak diye...

evden gidiyor, evdeki ses, müzik, hareket gidiyor... evde oluşan boşluğa inanamıyorum...

aaaa düpedüz abimi özlüyorum...

sonrasında başka şehirde oturan abimle yılda ancak bir-iki kez görüşebiliyoruz, onun hayatında binbir macera, benim hayatımda binbir hikaye...

ama hiçbir zaman sevgisini, neşeli sesini , kocaman desteğini benden esirgemiyor...

iyiki doğdun abicim, nice sağlıklı, mutlu, neşeli yılların olsun...

seni seviyorum...





31 Aralık 2012

kendime öğütler...






işte yeni yıl için söylemesi kolay  öğütler :

geçmişteki hatalarına çok fazla takılı kalma...

yeni yılda da yeni hatalar , beceriksizlikler, dengesizlikler, tutarsızlıkların olacak kabul et...

daha çabuk telafi etmeyi, kendine daha az kızmayı ,en azından daha çabuk affetmeyi dene...

gene bi tarafın "öfff gitmek istemiyorum, yapmak istemiyorum, evden çıkmak istemiyorum" diye inat etmeye, ayak sürümeye devam edecek...

sen de kendini arkadan itmeye " hadi kaaaalk... yürüüü... çııık dışarııı" demeye devam et...

annene daha daha daha sabırlı ol... onun sana olduğunun en az yarısı kadar...

resim yaparken, karar verirken, yeni  şeyler denerken daha cesaretli ol...

depresyonu kısa tut... girdin mi çıkmasını bil...

daha yaratıcı ol... resimde, işinde, hayatında ...

yeni yerler, yeni tadlar, yeni insanlar dene...

yarım bıraktığın, ertelediğin işleri bitir...

"ayıp olmasın" ı daha az kullan... önce kendine ayıp etme...

daha cesur ol, daha cesur ol, daha cesur ol...


 "bize öğüt yok mu" diyenler  için ise :




 “Bu senin hayatın. Ne seviyorsan onu yap ve bunu sıklıkla yap.
 Eğer bir şeyi sevmiyorsan, değiştir.
Eğer işini sevmiyorsan, bırak.
Eğer yeterince vaktin yoksa, televizyon izlemeyi kes.
Eğer hayatının aşkını arıyorsan, dur; sevdiğin işleri yapmaya başladığında seni bekliyor olacak.
Fazla analiz yapmayı kes, hayat basittir.
Her lokman için şükret. Bütün duygular güzeldir.
Aklını, kollarını ve kalbini yeni şeylere ve insalara aç.
Biz farklılıklarımızla birleşiriz.
Yanında gördüğün insana tutkusunu sor ve sana ilham veren hayalini onunla paylaş.
Sık sık seyahat et, kaybolmak kendini bulmana yardım eder.
Bazı fırsatlar bir kez gelir, onları yakala.
Hayat tanıştığın insanlarla ve yarattığın yeni şeylerden ibarettir;
bu yüzden çık ve yaratmaya başla. Hayat kısa.
Hayalini yaşa ve tutkunu paylaş.“



12 Aralık 2012

ben öldükten sonra...



N.A (reprodüksiyon)





             " ölüm üzerine çok düşünüyorum…" diyor,

"  ölümün nesini, ölüm anını mı, senden sonra burada  ne olacağını mı öldükten sonrasını mı ?"

" hepsini ama en çok ben gidince burada ne olacağını… ben yokken  hayatın nasıl olacağını merak ediyorum…"


kim etmez ki?…


benden sonrası nasıl olacak?

bu sorunun altında bi çok soru var aslında :

beni özleyecekler mi?... arayacaklar mı?... ardımdan üzülecekler mi?... hatırlayacaklar mı?... eksikliğimi hissedecekler mi?... izim kalacak mı?
yoksa hiçbir şey olmamış gibi normal hayatlarına devam mı edecekler? 

ben hiç olmamışım gibi…

bi zamanlarda bi … vardı  diyecekler mi ardımdan?…

bu durumun ufak çaplı bir denemesini psikodramada yapmıştık:

çember şeklinde oturan grubun içinden bir kişi sandalyesi ile çemberin dışına çıkıyor ve sandalyesini gruba ters çevirerek oturuyordu. 

grup onu yok sayarak o ayrılınca grupta neyin eksildiği üzerine konuşuyordu. grubun dışında oturan kişi ise bu konuşmaları dinliyor ve gruptaki etkisinin ne olduğunu öğreniyordu.

hepimiz için çok etkileyici bir deneyim olmuştu, hiç tahmin etmediğimiz sözler duymuştuk...

bunu yaşarken duyabilse/görebilse kaç kişi intihardan vazgeçmişti kimbilir... 

diğer insanlar için ne anlam ifade ettiğimizi, onların hayatında ne kadar yer kapladığımızı görebilmek ve onlara 
"bana iyi geliyorsun, benim için önemlisin, sensiz hayatım çok eksik, boş, anlamsız olurdu" diyebilmek...

ne kadar kolay ve  ne kadar zor...







6 Aralık 2012

kimse kimseyi bilemez







en çok kendime kızarım...

“neden öyle söyledim, neden şöyle söylemedim, niye öyle yaptım, çok gereksiz konuştum, düşüncesiz davrandım…” 

en çok kendime canım sıkılır… istediğim gibi biri olamama, zaaflarıma yenik düşmeme, beğenmediğim davranışlarıma… kızarım da kızarım… 

sonra azarı yiyen tarafım suratını asar, canı sıkılır, uykuları kaçar… kendimi affedene kadar  biraz içe döner, yalnız kalırım… 

böyle zamanlarda kitap okumak iyi gelir…




                                            Kimse kimseyi bilemez


                                 Kimse kimsenin, kendi kendiyle
                                               Didişip dururken
                                                       Neler çektiğini bilemez;

                                 Kimse kimsenin, kendi kendini
                                              Kabında tutmaya çalışırken
                                                       Neler çektiğini bilmez;

                                 Kimse kimsenin,kendi kendini
                                             Okşayıp avuturken de
                                                      Neler, neler tattığını bilmez;

                                Aslında, kimse kimseyi bilmez
                                                  Kimse kimseyi bilmez,
                                                         Bilse de, bir şeye yoramaz.

                                                     Cahit Koytak



bu aralar Cahit Koytağın “Yeni Başlayanlar İçin Metafizik” kitabını okuyorum... insana ve hayata dair o kadar anlamlı, o kadar güzel şiirleri var ki… 

sevdiğim şiirleri blogda paylaşırım düşüncesiyle sayfaların arasına kağıt koyuyordum ki bir baktım nerdeyse her sayfada kağıt var…

arada bir paylaşırım belki ama hepsini paylaşamayacağım için iyisi mi siz kitabı alın derim... dönüp dönüp okuyacağınızı garanti ederim...










21 Kasım 2012

sağlıklı beslenme...(mi?)


 Nusret topuzoğlu


hergün kefir içmelisin... günde bir çay kaşığı üzüm çekirdeği çok faydalı ... zeytinin çekirdeğini de yutmalı... ekmeğin ise ruşeymlisi... soya filizi de kullanacaksın... buğday çimini ekip çıkınca suyunu sıkıyor içiyorsun... omega 3 ve omega  6 dengesi çok önemli...  bol sebze meyve ama genellikle az pişmiş veya çiğ olacak... tabiki hepsi organik...yetmezse sarmısak hapı, enginar hapı var... tavuk köy tavuğu, kırmızı et antibiyotiksiz, sebze- meyve hormonsuz, süt/yoğurt yarım yağlı veya yağsız olmalı... ekmekler tam buğday ekmeği, en iyisi evde yapılanı... aaa  keten tohumunu da unutmayalım... kalp sağlığı için salatalara çorbalara mutlaka katmalı... 

ömründe kafeye,  lokantaya, markete gitmemiş , pizza, hamburger, cips, dondurulmuş, hazır, hormonlu veya katkılı gıda görmemiş, bütün salçasını, tarhanasını, eriştesini, turşusunu, sucuğunu, ekmeğini  kendi yapmış annannem  mide, dedem ise bağırsak kanserinden öleli 35 yılı geçti neredeyse...

sağlığına dikkat etme konusunda  ömrümde gördüğüm en titiz insan olan babam ise kan kanserinden öleli 5 yıl oldu...
 

sağlıklı beslenme adı altında söylenenlerin ne kadarının doğru ne kadarının pazarlama olduğu konusunda emin değilim...

ama ruh hastalıklarına son yıllarda yeni bir hastalık katıldı adı : "ortoreksiya nervosa" 

türkçesi "sağlıklı beslenme takıntısı"  modern zamanların yeni hastalığı...

hastalığın tanımı şöyle :

"özellikle 30 yaş üstü, iyi eğitimli, orta sınıfa mensup kişilerde görülen ortoreksiya nervoza hastalığı, yediği her şeyin sağlıklı ve yararlı olup olmadığını takıntı haline getirilmesi anlamına geliyor...

kurallar kişiden kişiye değişiyor ancak sadece en sağlıklı gıdaları yeme motivasyonu şeker, tuz, kafein, alkol, buğday, soya, mısır ve süt ürünlerinden uzak durmalarına neden oluyor...

ingiltere’deki beslenme derneği’nin başkanı,  hastalığın son birkaç yıldır çok yayıldığını, hastaların tüm vaktini sağlıklı beslenme kitapları okuyup kaliteli gıdalar satan dükkân araştırmaya harcadığını anlatıyor ve bu kişilerin kendilerini fiziksel ve ruhsal açıdan çok sağlıklı sandıklarını, hasta olduklarını fark etmediklerini  söylüyor."

daha fazla bilgiyi  buradan  edinebilirsiniz

yemeğin lezzeti sağlıklı olmasından daha önemli benim için... ömrümün geri kalanını,  annemin artık çoğunu unuttuğu yemeklerine yeni lezzetler ekleyerek geçirsem bana yeter sanırım...