6 Aralık 2012

kimse kimseyi bilemez







en çok kendime kızarım...

“neden öyle söyledim, neden şöyle söylemedim, niye öyle yaptım, çok gereksiz konuştum, düşüncesiz davrandım…” 

en çok kendime canım sıkılır… istediğim gibi biri olamama, zaaflarıma yenik düşmeme, beğenmediğim davranışlarıma… kızarım da kızarım… 

sonra azarı yiyen tarafım suratını asar, canı sıkılır, uykuları kaçar… kendimi affedene kadar  biraz içe döner, yalnız kalırım… 

böyle zamanlarda kitap okumak iyi gelir…




                                            Kimse kimseyi bilemez


                                 Kimse kimsenin, kendi kendiyle
                                               Didişip dururken
                                                       Neler çektiğini bilemez;

                                 Kimse kimsenin, kendi kendini
                                              Kabında tutmaya çalışırken
                                                       Neler çektiğini bilmez;

                                 Kimse kimsenin,kendi kendini
                                             Okşayıp avuturken de
                                                      Neler, neler tattığını bilmez;

                                Aslında, kimse kimseyi bilmez
                                                  Kimse kimseyi bilmez,
                                                         Bilse de, bir şeye yoramaz.

                                                     Cahit Koytak



bu aralar Cahit Koytağın “Yeni Başlayanlar İçin Metafizik” kitabını okuyorum... insana ve hayata dair o kadar anlamlı, o kadar güzel şiirleri var ki… 

sevdiğim şiirleri blogda paylaşırım düşüncesiyle sayfaların arasına kağıt koyuyordum ki bir baktım nerdeyse her sayfada kağıt var…

arada bir paylaşırım belki ama hepsini paylaşamayacağım için iyisi mi siz kitabı alın derim... dönüp dönüp okuyacağınızı garanti ederim...










21 Kasım 2012

sağlıklı beslenme...(mi?)


 Nusret topuzoğlu


hergün kefir içmelisin... günde bir çay kaşığı üzüm çekirdeği çok faydalı ... zeytinin çekirdeğini de yutmalı... ekmeğin ise ruşeymlisi... soya filizi de kullanacaksın... buğday çimini ekip çıkınca suyunu sıkıyor içiyorsun... omega 3 ve omega  6 dengesi çok önemli...  bol sebze meyve ama genellikle az pişmiş veya çiğ olacak... tabiki hepsi organik...yetmezse sarmısak hapı, enginar hapı var... tavuk köy tavuğu, kırmızı et antibiyotiksiz, sebze- meyve hormonsuz, süt/yoğurt yarım yağlı veya yağsız olmalı... ekmekler tam buğday ekmeği, en iyisi evde yapılanı... aaa  keten tohumunu da unutmayalım... kalp sağlığı için salatalara çorbalara mutlaka katmalı... 

ömründe kafeye,  lokantaya, markete gitmemiş , pizza, hamburger, cips, dondurulmuş, hazır, hormonlu veya katkılı gıda görmemiş, bütün salçasını, tarhanasını, eriştesini, turşusunu, sucuğunu, ekmeğini  kendi yapmış annannem  mide, dedem ise bağırsak kanserinden öleli 35 yılı geçti neredeyse...

sağlığına dikkat etme konusunda  ömrümde gördüğüm en titiz insan olan babam ise kan kanserinden öleli 5 yıl oldu...
 

sağlıklı beslenme adı altında söylenenlerin ne kadarının doğru ne kadarının pazarlama olduğu konusunda emin değilim...

ama ruh hastalıklarına son yıllarda yeni bir hastalık katıldı adı : "ortoreksiya nervosa" 

türkçesi "sağlıklı beslenme takıntısı"  modern zamanların yeni hastalığı...

hastalığın tanımı şöyle :

"özellikle 30 yaş üstü, iyi eğitimli, orta sınıfa mensup kişilerde görülen ortoreksiya nervoza hastalığı, yediği her şeyin sağlıklı ve yararlı olup olmadığını takıntı haline getirilmesi anlamına geliyor...

kurallar kişiden kişiye değişiyor ancak sadece en sağlıklı gıdaları yeme motivasyonu şeker, tuz, kafein, alkol, buğday, soya, mısır ve süt ürünlerinden uzak durmalarına neden oluyor...

ingiltere’deki beslenme derneği’nin başkanı,  hastalığın son birkaç yıldır çok yayıldığını, hastaların tüm vaktini sağlıklı beslenme kitapları okuyup kaliteli gıdalar satan dükkân araştırmaya harcadığını anlatıyor ve bu kişilerin kendilerini fiziksel ve ruhsal açıdan çok sağlıklı sandıklarını, hasta olduklarını fark etmediklerini  söylüyor."

daha fazla bilgiyi  buradan  edinebilirsiniz

yemeğin lezzeti sağlıklı olmasından daha önemli benim için... ömrümün geri kalanını,  annemin artık çoğunu unuttuğu yemeklerine yeni lezzetler ekleyerek geçirsem bana yeter sanırım...




13 Kasım 2012

hayatım film ...

 Helga Berger



"sadece nefesinizi izleyin... burnunuzdan girişini ve çıkışını...
aklınıza gelen düşüncelere müdehale etmeyin... bir sinema perdesindeymiş gibi sadece seyredin..."

yogaya meditasyon ile başlıyoruz...

ve hocanın bu yönergesi bir terapi tekniğini aklıma düşürüyor:

"sinemaya gittiğinizi hayal edin... koltuğa oturuyorsunuz... ışıklar sönüyor ve film başlıyor... perdede sizin hayatınız oynuyor... ilginç mi?... sürükleyici mi?... heyecanlı mı?... trajik mi?...  sıkıcı mı? sonuna kadar seyreder misiniz?... yoksa yarıda çıkar mısınız?"

nefesimi izlemeye çalışsam da  meditasyonda aklım buna takılıyor...

sinemaya giriyorum, koltuğa oturuyorum, salon kararıyor ve perdede tombul bir kız çocuğu anaokuluna gitmemek için ağlıyor... işe giden annesinin ardından onun kazaklarına sarılıp kokluyor... annesiyle babası kavga ettiklerinde ise çok korkuyor...

abisiyle besledikleri tavşanları okşuyor sonra, onlarla oynuyor... tavşanların her yeri kemirmesine kızan babası aylardır bakıp büyüttükleri  tavşanları kapıcıya kestiriveriyor,
ne ağlamak... ne ağlamak...

içe basıyor diye tuhaf, ağır ayakkabılar giydiriyorlar ayağına... bir yerlerini çarptığında eti hemencecik morarıyor... geceleri bir türlü durmak bilmeyen burun kanamaları ile uyanıyor, kan yutuyor... anne-babasının paniklemiş hallerini izliyor... 

acil servisler... doktorlar... tüp tüp verilen kanlar... tahliller... bir yandan kan hastalığı ile uğraşırken öte yandan anne babasının boşanma duruşmasına gidiyor...

offf ne iç karartıcı bir film bu...

üstelik daha sarılık olacak, üç- dört kere okul değiştirecek, sık sık hastahaneye yatıp çıkacak, maddi sıkıntı çekecek, okurken hayal ettiği işe giremeyecek ve en sevdiği insanı gözlerinin önünde kaybedecek...

bu kadarı türk filminde bile olmaz...

yarısında çıkarım ben böyle filmin...


9 Kasım 2012

yoksa tutuculuk mu?



 Nusret Topuzoğlu



ne olacak bu eşyalarla duygusal bağ kurma,

sevdiğim eşyalardan vazgeçememe halim?

sevdiğim ucu/topuğu erimiş, naylon çorap kıvamına gelmiş çoraplarımı atamam,

tüylenmiş kazaklarımı - ki bazıları yaş olarak çocukluktan çıkıp ergenliğe girdi- evde giyerim deyip saklarım...

modası geçmiş ayakkabılarla dolaşırım...

kulbu kırık bardaklar illa küçük saksı ya da kalemlik olmak zorunda...

sevdiğim, güzel yazan kalemler nasıl bitersiniz?  insafsizlar...

kanadı kırılmış güzel desenli şemsiyelerim...sizlerle ne fırtınalı anılarımız oldu...

belki de bundandır sevdiğim kitapları tekrar tekrar okumam, sevdiğim 
filmleri tekrar tekrar izlemem...

sevdiğim ve ezberlediğim müziklere takılı kalmam...

bi yandan annemi her yeri çizilmiş alüminyum, emaye, teflon, plastik tabaklarını/tencerelerini atmaya iknaya çalışırken beş yıllık cep telefonumdan ayrılmanın hüznünü yaşıyorum...

ne güzel telefondun sen...şarjın çok dayanırdı, müziğin güzeldi, kaç yıllık sevdiğim mesajlar, resimler saklıydı içinde...
bi daha açılmayacağını bildiğim halde bak atamıyorum seni...

ya solan çiçeklerim...size  baktığımda gözlerimdeki hüznü görmüyor musunuz? 

nasıl uyum sağlayacağım ben bu gittikçe daha hızlı değişen dünyaya ?




12 Ekim 2012

yaşlı anne ile nasıl başedilir?



L.Arın


kırk yaşını aşmış arkadaşlarımla sohbet ederken kendimizi anne-babalarımızdan (çoğunlukla da annelerimizden, çünkü genellikle babalar önden göçmüş oluyor) konuşurken, şikayetlenirken buluyoruz…

genellikle 60’ı 70’i ve hatta 80’i devirmiş olan annelerimizin ne kadar mantıksız, çocukça davrandıklarından, söz dinlemediklerinden, kapris yapıp inatlaştıklarından yakınıyoruz…

bunları konuşurken de sanırım otuz yıl önce onların bir araya geldiklerinde bizi şikayet ettikleri kelimeleri kullanıyoruz...

ama çocuğa kural, yasak koymak otorite kullanmak daha kolay…  yaşlı ise,  zihinsel yetileri ve hafızası zayıflamış olsa bile kendi kararlarını kendi vermek isteyen ,kendi kendine yeterliymiş gibi  gören, üstelik hiç de yaşlı olmadığına inanan bir insandır... 

gerçekte ise yaşlı görünümlü bir çocuktur…

annem ve arkadaşlarından görüyorum ki insan yaşlandıkça -aynı çocukluktaki gibi-  yetişkinliğin sözsüz kuralları ve zorunluluklarına uymaktan muaf oluyor…

diğer insanların hakkında ne düşüneceği korkusu kalmıyor , böylece daha rahat, umursamaz ve boş vermiş olunuyor...

her güne ve her yere aynı kıyafetleri giymek, saçını-başını görünüşünü umursamamak, keyfine ve ruh haline göre davranmak, plansız, günlük hatta anlık yaşamak…

bir nevi ermişlik mertebesi yani...

ben ise hala yetişkinlik aşamasında olduğum ve insanları/kuralları önemsediğim için onu ayıplıyor, mantıklı olmaya , aklı başında davranmaya zorluyorum…(tabiî ki boşa çaba)

oysa onun dikkati ve konsantrasyonu 5 yaşındaki bir çocuğunki kadar kısa ve söylediğim her şey ertesi güne unutmuş oluyor...

konuştuğumuz her şey ertesi güne unutuluyor ama  bazı anılar, yaşantılar her gün tekrar tekrar anlatılacak kadar aklında kalıyor… bir türlü, bir türlü unutulmuyor…

işte ben,  çocuklukta aynı soruları tekrar tekrar sorarken ve aynı masalı tekrar tekrar anlattırırken onun gösterdiği sabrı, aynı olayları, anıları, kelimeleri, binbeşyüzüncü kere dinlerken ona gösteremiyorum... 

sürekli saatime bakarken, bir yandan da anne-babalara çocukları ile ilgili yardımcı olan bir sürü kitap olmasına rağmen neden çocuklara anne-babaları hakkında yardımcı olacak kitaplar yazılmadığını düşünüyorum…






3 Ekim 2012

sarkaç...



                                                                N.Arın


hayatımın en temel çelişkisi yalnızlıktan sıkılıp insanların arasında olmayı özlemem sonra da  insanlardan sıkılıp yalnız kalmayı istememdir...

arkadaşlarla birlikte olmak,  vakit geçirmek güzeldir... zevklidir... antideprasan etkisi yapar... insanı  canlı tutar... yaşama bağlar... hayata katlanmayı kolaylaştırır... dertleri sıkıntıları hafifletir…

kendini unutturur...başka hayatlar görmeni sağlar...

ama onlarla birlikteyken bir süre sonra kendimi eve dönme hayalleri kurarken bulurum… sigaranın tiryakinin burnunda tütmesi gibi yalnız kalmak burnumda tüter…

sakin, sessiz, huzurlu evim uzaktan cennet gibi görünür, beni kucağına çağırır... 

gözlerden, sözlerden uzak olmanın dayanılmaz rahatlığı...

ama evimde tek başıma uzun zaman geçirdiğimde  bir yandan sessizlik büyürken  bir yandan da kafamın içi sesler, sözler, görüntüler, anılar, düşüncelerle  yavaş yavaş dolmaya başlar…

bazen bunların beni ağır ağır dibe çektiğini , boğduğunu, nefes alamadığımı hissederim…dünya anlamsızlığa bürünür ve benden uzaklaşır...

böyle zamanlarda şarabın da pek faydası olmaz…

işte o zaman bir arkadaşın neşeli/enerjik sesi hayata dönüş biletidir… zihnimi susturur, beni içimden dışarı çıkarır… dünyaya geri dönerim...

ta ki yeniden yalnız kalmayı özleyene kadar...

bir sarkaç gibi yalnızlıktan insanlara ,insanlardan yalnızlığa salınır dururum…


24 Eylül 2012

bir kitap okudum ve...


 N.Arın


kitapçı ve market raflarında gittikçe daha fazla sayıda  kişisel gelişim kitapları görüyorum...

insana olta atan isimlerinin ve inanılmaz satış rakamlarının yarattığı merakla  elime alıyor ve karıştırıyorum...

birbirine benzer şeyler söyleyen (istersen yaparsın!...inanırsan olur!..) 
içerisinde ünlü insanlardan özdeyiş , başarı öyküleri , felsefeden, psikolojiden, kutsal kitaplardan hap gibi kısa alıntılar ve kişiye gaz verici cümlelerin yer aldığı,   okuyana kendini - geçici süre- iyi hissettiren  ama kapağı kapandıktan bir süre sonra unutulan gelişim kitapları…

bir dönem çekim yasası, bir dönem NLP, bir dönem kuantum , EFT, hipnoz vs… şeklinde trendleri olan ve çevremde pek çok kişinin okuduğu (bir kaçını ben de merakla okudum ) self terapi kitapları…

Orhan Pamuğun yazdığı gibi okuyunca hayatımızı değiştirecek kitabı arıyoruz galiba…

aslında kitaplar hayatımızı değil ama bizi değiştiriyor… 

genellikle de -romanlar gibi- değiştirme iddası olmayan kitaplar yapıyor bunu… ama bunun için yıllarını vermiş emektar bir okur olmak lazım…

daha hızlı  kişisel gelişim isteyenlere ise (pek çok kişinin gözünü korkutan) terapistler var... deneyimlerimden biliyorum ki iyi bir terapistin sağladığı faydayı hiçbir kitap, falcı, ilaç vs. sağlayamıyor…

ama bir çok kişi, kendini değiştirmektense kitabı,  ilacı veya falcıyı değiştirmeyi daha kolay görüyor...

ne ilginçtir ki hem şikayetçi olduğumuz hem de değişmesinden korktuğumuz hayatlar yaşıyoruz…

ve hayatın sırrını kulağımıza fısıldayacak kitabı arıyoruz…