Helga Berger
"sadece nefesinizi izleyin... burnunuzdan girişini ve çıkışını...
aklınıza gelen düşüncelere müdehale etmeyin... bir sinema perdesindeymiş gibi sadece seyredin..."
yogaya meditasyon ile başlıyoruz...
ve hocanın bu yönergesi bir terapi tekniğini aklıma düşürüyor:
"sinemaya gittiğinizi hayal edin... koltuğa oturuyorsunuz... ışıklar sönüyor ve film başlıyor... perdede sizin hayatınız oynuyor... ilginç mi?... sürükleyici mi?... heyecanlı mı?... trajik mi?... sıkıcı mı? sonuna kadar seyreder misiniz?... yoksa yarıda çıkar mısınız?"
nefesimi izlemeye çalışsam da meditasyonda aklım buna takılıyor...
sinemaya giriyorum, koltuğa oturuyorum, salon kararıyor ve perdede tombul bir kız çocuğu anaokuluna gitmemek için ağlıyor... işe giden annesinin ardından onun kazaklarına sarılıp kokluyor... annesiyle babası kavga ettiklerinde ise çok korkuyor...
abisiyle besledikleri tavşanları okşuyor sonra, onlarla oynuyor... tavşanların her yeri kemirmesine kızan babası aylardır bakıp büyüttükleri tavşanları kapıcıya kestiriveriyor,
ne ağlamak... ne ağlamak...
içe basıyor diye tuhaf, ağır ayakkabılar giydiriyorlar ayağına... bir yerlerini çarptığında eti hemencecik morarıyor... geceleri bir türlü durmak bilmeyen burun kanamaları ile uyanıyor, kan yutuyor... anne-babasının paniklemiş hallerini izliyor...
acil servisler... doktorlar... tüp tüp verilen kanlar... tahliller... bir yandan kan hastalığı ile uğraşırken öte yandan anne babasının boşanma duruşmasına gidiyor...
offf ne iç karartıcı bir film bu...
üstelik daha sarılık olacak, üç- dört kere okul değiştirecek, sık sık hastahaneye yatıp çıkacak, maddi sıkıntı çekecek, okurken hayal ettiği işe giremeyecek ve en sevdiği insanı gözlerinin önünde kaybedecek...
bu kadarı türk filminde bile olmaz...
yarısında çıkarım ben böyle filmin...






